Gelecek hafta başında Ankara’da “NATO liderler zirvesi” düzenlenecek.

Çok sayıda ülkenin lideri bu zirve için Ankara’da olacak.

Bundan dolayı alınan “güvenlik önlemlerinin” anlaşılır bir tarafı var. Özellikle zirveye Amerikan başkanının katılacak olmasını ve Körfez’de İran ile Amerika arasında “inişli çıkışlı bir savaşın” devam ettiğini düşünecek olursak atılan bazı adımların “kendi mantık örgüsü içinde” anlaşılmayacak bir tarafı yok.

Ama yapılan kimi operasyonlar, basılan kimi yerler, büyük çaplı gözaltılar bizim gibi gözlemcilerde bu işin “şirazesinin kaçtığı” intibaını uyandırıyor.

Ya Türkiye’deki güvenlik bürokrasisi “bir yerlere” çok çalışkan görüntüsü vermeye çalışıyor ya da ülkenin hariciyesinde “bu işe” gereğinden fazla önem atfedenler var.

Her iki durum da problemli; ama biz ikinci kısma yani “NATO’nun gereğinden fazla önemsendiği” konusuna değinmek istiyoruz.

Öncelikle Türkiye açısından NATO’nun varlığı konusu içişlerinde ve dış işlerinde “Tam bağımsızlık” konusu ile doğrudan bağlantılıdır.

Şu yaygın kanaati paylaşalım: Türkiye NATO’ya girdikten sonra NATO da Türkiye’ye girmiş ve önemli güvenlik kurumlarını kontrol altına almıştır. Bundan sonraki süreçte ülkenin iç siyasi dengelerine bile müdahale ederek siyasi iktidarları belirlemeye çalışmış, tıkandığı durumlarda “ortamı hazırlamak için” silahlı ideolojik grupları, bazen de paramiliter güçleri devreye sokmuş, ardından askeri darbeler ile ülke siyasetini dizayn etme yoluna gitmiştir.

Özellikle 12 Mart ve 12 Eylül darbelerinde bu çok belirgin bir şekilde ortadadır.

15 Temmuz darbe girişiminde de NATO’nun varlığı göz ardı edilecek gibi değildir.

TRT’de okunan “Yurtta sulh konseyi” bildirisinde de NATO’ya selam çakmaktan geri durmadılar:

“Yurtta Sulh Konseyi, BM, NATO ve diğer tüm uluslararası kuruluşlarla ilişkili yükümlülükleri yerine getirecek her türlü tedbiri almıştır…”

Darbenin asıl merkezinin İncirlik Üssü olduğuna dair iddialar da hiçbir zaman yalanlanmadı.

Şimdi birileri çıkıp “TSK içerisinde NATO’cu subay kalmadı, o yüzden de öyle bir tehlike söz konusu değil” diyebilir.

Bu tez de tartışılır; ama biz o tartışmayı başka zamana bırakıp “NATO’nun mevcut durumu” üzerine konuşalım.

Sovyetler Birliği’nin dağılmasından sonra NATO’nun gerekli olup olmadığı tartışıldı; ancak Amerika’nın söz sahibi olduğu “Tek kutuplu dünya” perspektifi çıktı ortaya. NATO’da olanlar ve NATO’ya dahil olanlar için NATO’da olmak Amerika’ya karşı güvende olmak demekti.

Tek kutuplu dünya perspektifinde etkisiz bir BM vardı ve BM, Amerika öncülüğünde, NATO şemsiyesi altında girişilen işgal hareketlerinde sadece bir onay makamı işlevi gördü. NATO üyesi ülkeler hiç alakaları olmayan yerlerde Amerikan güçlerine destek vererek “işgal gücü” konumuna geldiler. Tabii aslan payını Amerika’nın aldığı işgal sonrası rant elde etme işlemlerinden az da olsa faydalandılar.

Trump sonrası Amerikan siyasetinde yaşanan değişimlerle beraber “Pastanın tümüyle Amerika’ya gitmesi” kararı verildi.

NATO’nun devre dışı kalmasıyla Amerikan etkisinin daha fazla artacağı, kazancının, gelir kaynaklarının, silah satışlarının artacağı varsayılan yeni siyasette karar kılındı.

Şimdilerde Amerika yeni müttefiklerle yürüme niyetini, yeni bir BM dizayn etme niyetini açık ederken “NATO’nun tabutuna çakacağı çivilerin” maliyetini hesaplamakla meşgul.

İşte böyle bir ortamda Türkiye’nin bölgesel denklemlerde farklı alanlara yoğunlaşması gerekirken NATO’ya “gereğinden fazla önem atfetmesi”, Türkiye ile yürümeyi düşünen ülkelerin kafasında da soru işaretlerine neden olacaktır.