Eskiden bir çocuğun büyümesinde sadece aile yoktu. Mahalle, okul, cami, akrabalar vardı. Çocuk; annesinin şefkatini, babasının otoritesini, öğretmeninin bilgisini, mahallenin görgüsünü ve dininin ahlakını aynı potada yoğurarak büyürdü. Her biri onun karakterine ayrı bir tuğla koyardı.
Bugün ise aynı çocuklar, tüm bunlardan izole bir şekilde, avucuna sığan dijital bir terbiyeci tarafından yetiştiriliyor. O dijital ekranın arkasındaki algoritmalar, çoğu zaman anne ve babadan daha fazla konuşuyor; öğretmenden daha uzun süre ders veriyor, arkadaşlardan daha fazla vakit geçiriyor.
Bu nedenle şu soruyu sormanın tam zamanı:
“Çocuklarımızı gerçekten biz mi yetiştiriyoruz?”
Eskiden çocuklar anne babalarına benzemeye çalışırdı. Öğretmenlerini örnek alırdı. Mahallenin saygı duyulan büyüklerini kendisine model seçerdi. Bugün ise birçok çocuk, hiç tanımadığı içerik üreticilerinin konuşma biçimini, jestlerini, kıyafetlerini, hatta öfkelerini taklit ediyor. Hayatın ölçüsü artık aile büyüklerinin tecrübeleri değil, birkaç saniyelik videoların oluşturduğu geçici gündemler oluyor.
Algoritmaların sunduğu yapay dünyada çocuklarımız merhameti öğrenemez. Zaten algoritmaların ahlakı olmadığı gibi, onun sabrı, vefayı, edebi, hakkı ve hukuku öğretmek gibi bir amacı da yoktur. Onun tek bir amacı vardır, o da çocuklarımızın dikkatidir.
Bugün dünyanın en büyük şirketleri, çocuklarımızın dikkatini ele geçirmek için yarışıyor. Milyarlarca dolarlık sistemler kuruluyor. Binlerce mühendis, insan zihnini ekrana biraz daha uzun süre bağlamak için çalışıyor. Çünkü dijital dünyanın patronları petrol, altın ya da doğalgazdan değil; insanın dikkatinden ve zihninden para kazanıyor.
Bugünün çocukları belki tarihin en fazla bilgiye ulaşabilen nesli. Birkaç saniye içinde dünyanın herhangi bir köşesindeki bilgiye erişebiliyorlar. Ama bilgi artarken hikmet azalıyor maalesef. Daha çok bilen, ama daha az düşünen; daha çok gören, ama daha az hisseden; daha çok tüketen, ama daha az üreten bir nesil tehlikesiyle karşı karşıyayız.
Dijital ekranlardaki sonsuz döngüler nedeniyle dikkat süreleri kısalıyor. Beklemek ve sabretmek zor geliyor. Çünkü dijital dünya, her isteğin anında karşılandığı yapay bir hayat sunuyor onlara. Oysa gerçek hayatta bir şeye sahip olmak için emek vermek, sabır göstermek ve mücadele etmek gerekir. İnsan karakteri de işte tam bu emek, sabır ve mücadele süreçlerinde olgunlaşır.
Konuştuğumuz mesele teknolojinin, telefonun, internetin ya da yapay zekânın düşman oluşu değil, bu araçların kimin değerlerini taşıdığı ve çocuklarımızın gönlünde kimin sözünün ağırlık kazandığıdır.
Kendimize samimiyetle şu soruyu sormalıyız: Çocuklarımızın odasında en çok kimin sesi yankılanıyor? Anne ve babanın mı, öğretmenin mi, yoksa hiç tanımadığımız dijital dünyanın görünmez yönlendiricilerinin mi?
Şurası bir gerçektir ki insan, zamanla en çok dinlediği kişiye benzemeye başlar. Eğer bir çocuğun zihnine günün büyük bölümünde yabancı sesler hitap ediyorsa, o zihni şekillendiren de büyük ölçüde onlar olacaktır.
İslam'ın çocuk anlayışı tam da bu noktada bize önemli bir şey hatırlatır. Çocuk, anne babanın malı değildir; Allah'ın emanetidir. Emanet ise yalnızca büyütülmez, korunur. Yalnızca korunmaz, yetiştirilir. Yalnızca yetiştirilmez, şahsiyet sahibi bir insan olarak geleceğe hazırlanır.
Kur'an-ı Kerim'de Hz. Lokman'ın oğluna yaptığı öğütler bunun en güzel örneklerinden biridir. Orada teknoloji yoktu, ama insan vardı. Kalp vardı. Hikmet vardı. Bugün çocuklarımızın ihtiyacı olan şey de tam olarak budur.
Çocuklarımız, geleceğe taşıdığımız emanetlerdir. Eğer onların kalbini ve zihnini biz inşa etmezsek, başkaları kendi değerlerine göre inşa edecektir. Çünkü hiçbir kalp boş kalmaz. Ya hakikatle dolar ya da hakikatin yerini doldurmaya hazır başka seslerle…