Bir arkadaş çok etkilendiği bir sosyal medya paylaşımını gösterdi. Paylaşımda Kur'an Kursundan dönen ve elinde hala Kur'an-ı bulunan küçük bir kız çocuğu, Manifest denen grubun hareketlerini taklit ediyordu. Muhtemelen kızın abisi olan kişi, “yapma, elinde Kur'an var! Yapma!” diye tepki gösteriyordu.

Ebeveynler temiz bir yürekle çocuklarının Kur'an neslinden olmasını, hatta iktidarlar bile dindar bir neslin yetişmesini arzuluyorlar. Ama gördüğümüz kadarıyla toplumsal yönelim ne ebeveynlerin ne de hükümetlerin arzusu yönünde ilerliyor. Çünkü bir türlü toplumun ihyasının artık ekranların ve sanatın ihyasından geçtiğini göremiyoruz.

Ebeveynlerin, İslami camiaların bireysel ihya çabalarını veya hükümetlerin arzularını saygıyla karşılamak gerekir ama toplumun sürüklendiği popüler kültürün yönü, hepimizin bunların yetmediğinin bilincine varmasını gerektiriyor.

Günümüz istatistiki veriler, toplumumuzun her bireyinin günlük zamanının neredeyse en az dört saatini televizyon karşısında geçirdiğini gösteriyor. Artık Android telefon sahipliği yüzde doksan dokuza, günlük sosyal medya kullanımı yüzde yetmişe yükselmiş durumda. Bu oranlar, ekran karşısında geçirilen zamanın artık yalnızca bir eğlence olmadığını, zamane insanının varoluşsal zeminini oluşturan birincil gerçeklik haline geldiğini gösteriyor.

Bireylerin anlatıları, girişte verdiğimiz örneklik üzerinden de anlaşılıyor ki ekrandır. Bir toplumun bireylerinin zihni ise anlatılardan müteşekkildir. Ekranlar, günümüzde anlatıların en güçlü yansıtıcısı konumuna çoktan vardı.

Artık televizyon dizileri bir karakter inşaa fabrikasına döndü. Kimlikler artık ekranlara bakılarak dolduruluyor. Gençlerimiz ve çocuklarımız ekranlara bakarak rol model alacakları kişileri pusulaları olarak seçiyorlar ve kişiliklerinin haritasını çiziyorlar. Genç kızlarımız, ekranlara yerleştirilen boyalı, botokslu, yarı çıplak kişilere bakıyor ve kendilerini onlarla özdeşleştiriyorlar. Bu durum yetişen yeni nesillerin zihinlerinin ve karakterlerinin sağlığını bozuyor.

Dindar bireyler, İslami camialar ve muhafazakar hükümetler olarak bizler coğrafyamızda, siyasi mücadeleleri kazanma, kurumsal yapılanmalar, toplumsal eşitlik sağlama gibi konulara aşırı şekilde enerji harcarken televizyonları, dizileri ve toptan sanatı, seküler solun hegemonyasına terk etmiş durumdayız. Bu realite, yeni nesillerde kesinlikle kabul edilemez bir yönelim oluşturmuş durumda.

Zaten sol seküler zihniyetler de Siyonist ve Haçlı zihniyetinin dünya da oluşturmak istediği yaşam tarzıyla barışıktır. Hatta aralarında güçlü bir mutabakat vardır. Siyonist sermayeli Hollywood sineması, Netflix gibi platformlar artık tüm insanlığın zihin rotasını belirliyor.

Bu küresel ifsad ekranı, kültürel renklerimizi, çok renkli kimliklerimizi, ahlaki değerlerimizi yok ediyor. Buna karşı iktidarların bütün işlerini güçlerini bırakıp çözüm üretmeleri gerekmez mi? Yeniliyoruz. Üstelik bizi savaşla, güçle değil kirletilmiş sanatla, boyanmış renkli ekranlarla yeniyorlar. Öyleyse iktidarın artık alternatif, kendi özünü yansıtan, insanlarının inancı ile yoğrulmuş sanat, dizi film, ritim üretip, bunu ekranlara toplumuna rol model olarak yansıtmayı bir varlık yokluk meselesi ciddiyetinde ele alması zorunluluk değil mi? Gerekirse ifsad eden kişileri, grupları, programları çıkaracağı yasalarla engellemesinin özgürlük ile çelişkili görülmesi mümkün mü?

Halkımızın, ekrandaki bir diziden, belirlenmiş sürelerde ve yeter sıklıkta, namaz vakti geldiğinde aktörün “haydi camiye gidip namaz kılalım” deyişini izlediğini, hayalı davrandığını düşünelim. Kadınların inancımızla uyumlu giyindiğini ve konuşmasında, davranışında hayalı davrandığını kabul edelim. Hayali bile güzel. Bu toplumun kendi özüne dönüş süresi ne olurdu acaba? Ya da muhafazakar bir iktidarın, kendi döneminde doğup yetişmiş bir neslin kendi iktidarının düşmanı olarak yetişme stresinden kurtulması ancak bu şekilde mümkün olmaz mı?