Cafer, Iraklı bir Arap’tı. Şiî, Caferî bir Müslümandı. Necef civarındaki köyünde İslami endişeleri ile bilinen, bu yönde çaba harcayan biriydi. Saddam’ın baskılarına dayanamamış, Avrupa’ya göç etmek durumunda kalmıştı.

Ahmet ise Suriyeli bir Arap’tı. Halep kentinden Sünni, Hanefi bir Müslüman’dı. Mevsimlerden “Arap Baharı” Suriye’ye uğradığında, büyük bir göç hadisesi meydana gelmişti. Göç edenlerden biri de Ahmet idi. Rejimin uyguladığı büyük baskılar nedeniyle o da Avrupa’ya gitmek zorunda kalmıştı.

Cafer ile Ahmet’in yolu İsveç’te kesişmişti. İslami etkinliklerin birinde karşılaşmışlardı. Memleketlerinden çok uzakta idiler. Yaşadıkları bu yabancı kültürün içerisinde öğütülmemek için Müslümanca yaşamanın mücadelesini veriyorlardı.

Bir ara ikisi Lund kentinin bir parkında karşılaştılar. Müslüman olmanın verdiği o sıcaklık ile birbirlerine sarıldılar. Aralarında koyu bir muhabbet başladı. Ne olduysa konu tarihten açıldı. Söz döndü dolaştı, Hz. Osman’ın katli ile neticelenen büyük fitnenin kapısını araladı. Ahmet söz alarak;

- Aslında Hz. Ali, Hz. Osman’ın katillerini bulmalıydı. Eğer isteseydi bir araştırma yapar, katilleri ortaya çıkarır ve cezalandırırdı.

- Öyle deme Ahmet. Devletin başkenti olan Medine muhasara altındaydı. Mısır’dan büyük bir kuvvet gelmişti. Öyle kolay mıydı? Ali, başsız kalan devletin idaresini devralıp, disiplini sağladıktan sonra katilleri bulacaktı. Ama ona bu fırsat verilmedi ki.

- Nasıl fırsat verilmedi? Hem o devletin halifeliğini nerden aldı? Ortada şura yok, bir şey yok.

- Ama bütün Medine halkı onun kapısını aşındırdı: “Gel halife ol, yoksa devlet başsız kalır, Ümmet dağılır” dediler. O da maslahatı gözetip kabul etti. Hem aslında halifelik daha ilk başta onun hakkı idi. Diğerleri onun önüne geçmekle Ali’nin hakkını yediler.

- Ne demek Ali’nin hakkını yediler? Sen diğer üç halifeye hakaret mi ediyorsun?

- Hayır hakaret değil ama Ali varken onlar niye halife oldu ki? Bir de sen Kerbela’yı unutuyorsun galiba. Hüseyin’in başına gelenlerden bahsediyorum. Yezit, onun ve ehlibeytinin hepsini Kerbela çölünde şehit etmedi mi?

- Tamam onlar büyük bir haksızlığa uğradılar. Ama Osman’ın kanı Hüseyin’in kanından ucuz muydu?

İş uzayıp gitti. İki arkadaş boğaz boğaza yapışıp, parkın içinde birbirlerine kafa göz daldılar. Ahmet’in burnu kırıldı. Cafer ise kolundan darbe almıştı. İkisinin kanı Lund kentinin çimlerle kaplı parkına döküldü.

Park güvenliği ikisini alıp polis merkezine götürdü. Gün geldi hâkim karşısına çıktılar. Hâkim yukarıdaki olayın özetini onlardan dinledi.

Hukuktaki genel kaidenin gereği olarak, sadece birbirine saldıranlar değil, azmettirenlerin de muhakeme edilmesi gerekiyordu. Onun için hâkim bir ara karar verdi.

Olayın sadece Ahmet ve Cafer ile sınırlı olmadığı; ortada Ali, Osman ve Yezit isimli azmettiricilerin olduğu, gelecek tarihli oturumumuza ismi geçen azmettiricilerin getirilmesine karar verilmiştir.

İkisi birlikte söz alarak. “Hâkim bey, sizin mahkemeye çağırdığınız kişiler hayatta değil. Onlar ortalama 1400 yıl önce öldüler.”

Hâkim hayretini gizleyemedi:

- Siz, şimdi 1400 yıl önceki bir anlaşmazlığın kavgasını mı yapıyorsunuz?

Onlardan “Evet” cevabını alınca kararını değiştirdi:

“Ahmet ve Cafer isimli kişilerin 1400 yıl önceki bir çatışmayı esas alarak, bugün kafa kol demeden birbirlerini darp ettikleri anlaşıldığından, akli dengelerinin yerinde olup olmadığının araştırılmasına, bunun için ikisinin tam teşekküllü bir hastanede psikologlar refakatinde muayene edilmelerine, alacakları raporların da bir kıymetinin olmadığına karar verilmiştir. Ayrıca muhakemeleri Kıyamet gününe ertelenmiştir.”

Not: Yukarıdaki hikâye; daha önce okuduğum bir fıkradan hareketle, tarafımdan biraz da ironi katılarak oluşturulmuş bir kurgu olmakla birlikte, verilmek istenen mesaj gerçektir.