Şehirleşme oranı arttıkça, insanoğlu derin bir “bosch”luğa düşerek kendisini küçük, önemsiz ve en sonunda bir hiçmiş gibi görür. Çünkü kırsalda özne kendisidir. Tabiatla mücadele eder, direnir, ayakta kalmaya çalışır. Üretir, ürettiklerini yer. Dağ, taş, tabiat insana bir şekil verir.

Ama şehirlerde devasa binalar, dev firmalar, koca bacalı fabrikalar var. İnsan bu yapıların yanında kendini küçük görmeye başlar. Kentin caddelerinde insan unsuru ufalır. İşletmeler, şirketler, holdingler derken insanlık bir “bosch”luğa düşer ve hiçleşir.

Bu hiçlik duygusunu yine tabiatla gidermeye çalışan insan, doğanın kötü kopyaları olan parklarda nefes almaya çalışır. Sağda solda gördüğü kedilere mama alır, köpeklerle arkadaş olur. Bu hayvanları evde beslemeye çalışır. Evinde, doğadan bir kesit diye cam fanusun içindeki balıklara yem atar. Kafesin içine renkli renkli kuşlar koyar, cıvıltılarını dinler.

Siz hiç kırsalda, köyde yaşayanların evlerinde bu tür doğa dışı manzaralarla karşılaştınız mı? Onlarda da kedi-köpek var ama evin içinde değil.

Yalnızlık duygusu kalabalık kitlelere rağmen oluşur. Her tarafını hemcinslerin kuşatmıştır ama yalnızsındır. Çünkü hemcinslerin kutucukların üst üste konulmasından oluşan, lego gibi apartman dairelerinde yaşamaktadırlar ya da trafikte vızır vızır geçen otomobillerin içindedirler. Dolayısıyla ulaşılmazlar.

Oysa kırsalda kişi kalabalık bir aileye veya aşirete mensuptur. Dolayısıyla aidiyet duygusu vardır. Bir sorun ile karşılaşıldığında aşiret ile oturur, istişarede bulunur, böylece önemli olduğunu duyumsar. Çünkü bir konuda fikri sorulmuştur.

Ama kent yaşamında onun yerine düşünen kurumlar vardır. Caddeler, sokaklar, parklar yapılır ama ona bir şey sorulmamıştır. O, parklarda köpeğinin çişini yaptırmak için dolaşırken, diğer insanlarla karşılaşsa da geçip gider. Çünkü bireyseldir artık.

Kentteki yaşam yorucudur. Çünkü kadın-erkek herkes çalışmak zorundadır. İşe gitmek için tramvaya, otobüse, dolmuşa veya taksiye yetişmek durumundadır. Otomobiliyle gitse bile trafiğe katlanması gerekir. Gün boyu bir ofiste çalışıp yorulan kentli eve geldiğinde eşinin, çocuklarının sorunlarıyla uğraşamayacak kadar yorgundur.

Ama kadının içinde şefkat duygusu vardır. Bu onun özündeki anneliğinden kaynaklanır. Fakat bu hengamede çocuk sahibi olmak kolay değildir. Çünkü hedonik duygular onu bundan men eder. Hamile kalmanın, çocuk doğurmanın zorluklarına katlanmak ve büyütmek, bin bir çeşit sorunla karşılaşmak demektir.

Kadının içindeki şefkatin tüketilmesi gereken yere kedi veya köpek konduğunda, sorun bir nebze halledilmiş olur. Hem ağzı olmayan bu yaratıklar kadını konuşmalarıyla yormazlar. Hep insan konuşur. Hayvan susar.

Tabi kentte büyük bir gelir ve yaşam farkı vardır. Kedi veya köpek bakmaya günümüzde yüklüce bir maliyet bindirilmiş durumdadır. Dolayısıyla gelir durumu yüksek olanlar daha fazla köpek beslerler. Beri tarafta, şehrin kıyısında kalmış insanlar açlık ile boğuşurlar. Hatta onların çocukları köpekler tarafından parçalanır.

İnsan ister istemez sormaya başlar. Kedi ve köpekler için bunca masrafa katlananlar, neden insan yavrularına karşı bu şekilde şefkatli davranmazlar? Arabalarıyla trafikte ilerlerken, kâğıt mendil satan bir çocuk gördüklerinde neden camlarının kapatma düğmelerine basarlar? Beş kuruş para için trafikte canını tehlikeye atıp, araba camı temizlemeye çalışan bunca çocuk varken, neden merhamet görmezler?

Tabiattan kaçan insan, sonu hiçlik olan bir “bosch”luğa düşer.