Şu söyleyeceklerimi Devlet ricali de PKK idarecileri de biliyor. Karşılıklı olarak belki telaffuz edemedikleri gerçeklerin, kitabın ortasından konuşulması gerekiyor. Yoksa önümüzü göremeyiz.
PKK, 1984 eylemlerine çeşitli zorluklar içerisinde başladı. Sol örgütlerin tabiatında şiddet eylemleri ile halka inme, kitlelere hitap etme ve onlara hükmetme vardır. Bu nedenle PKK, yükselen bir grafik ile eylemlerini yoğunlaştırdı ve pik noktasına 1992-1993 yıllarında ulaştı.
Bahsettiğim yıllarda Devlet, kırsal alandaki karakollarını boşaltmak veya bir başka yere taşımak zorunda kalmıştı. Polisler, karanlık bastıktan sonra karakolların çevresini ancak koruyabiliyordu. Sınır boylarında kaçakçılara yönelik inşa edilen jandarma karakolları, PKK’nın "doçka" diye adlandırılan silahlarına mukavemet edemiyordu. Şiddetin dozu o kadar artmıştı ki, Osman Öcalan 500-600 kişilik bir grup ile Derecik Karakolu’nu basabiliyordu. Ya da Şemdin Sakık, silahsız oldukları halde 33 kişilik acemi erlerden oluşan askerleri tarayabiliyordu.
Tabii Devlet süreç içerisinde eksikliklerini gördü. Karakolları "kalekol" şeklinde inşa etmeye başladı. Gece görüşlü kameralar ve sonrasında çatışma alanına giren İHA ve SİHA’lar ile PKK eylemlerini bastırmakla kalmadı; yurt dışında MİT’in başarılı operasyonları ile renklerle kategorilendirilen PKK yöneticilerini, kendilerinin tabiri ile "etkisiz hale getirmeye" başladı.
Süleyman Soylu ve Hakan Fidan gibi isimlerin yönetimindeki kurumlar, PKK’ya ağır darbeler vuruyordu. Artık PKK, Türkiye sınırları içerisinde eylem yapamıyordu. Belki de Suriye’deki kazanımlarını kaybetmemek adına bunu yapıyorlardı ama eylemsizlik; Kürt halkının PKK’dan bağımsız hareket etme ve korku duvarlarını yıkma gibi bir sosyal zemin oluşturuyordu.
Kitabın ortasından söylemek gerekirse PKK mağlup olmuştu. Devletin askeri gücüne ve son teknolojisine karşılık veremiyordu. Fakat kazandığı kitlesini kaybetmek istemiyordu. Yukarıda da belirttiğimiz gibi, şiddet ile kitlelere hükmetme stratejisini PKK harfiyen uygulamış ve belirli bir halk kitlesine ulaşmıştı.
İşte bu aşamada Devlet Bahçeli’nin o meşhur çağrısı geldi. Devletin "ak sakallısı" sayılan Bahçeli ile PKK yöneticileri, bu yeni durumu kendi lehlerine çevirme hamlelerine hemen başladılar. Devlet, galipken PKK’yı teslim alma, kolunu kanadını kırdığı yapının gövdesini de ele geçirme amacındaydı. PKK ise yaşadığı mağlubiyet sonrasında halkı konsolide edecek inandırıcı bazı kazanımların peşinde oldu.
Nitekim PKK’nın siyasi kanadı DEM, "mal bulmuş mağribi" gibi Bahçeli’nin teklifine sarıldı. Bu durum kendileri için yeni bir çıkış yakalamak ve halkı bir arada tutmak gibi imkanlar sunuyordu.
Bir de olayın HÜDA PAR boyutu var. İslam’ın evrenselliğine inanan ama ana gövdesi Kürtlerden oluşan bu parti, son seçimlerde dört milletvekili ile Meclis'e girmişti. Yine kitabın ortasından konuşmak gerekecekse DEM, Meclis'e giren bu yeni partiden ön almaya çalıştı. Çünkü HÜDA PAR Kürt meselesini sahipleniyor ve İslam’ın insanlara sunduğu haklardan Kürtlerin istifade etmesini savunuyordu. PKK, bu hususta eskiden beri ortak kabul etmiyordu. Bu nedenle binlerce Kürt evladına kıyan PKK, Kürt tezlerinin bir başka parti tarafından sahiplenilmesini istemiyordu. Bu nedenle Bahçeli’nin söylediklerini, öyle uzun uzadıya düşünmeden "balıklama atlayarak" kabul ettiler.
PKK’nın "halkların kardeşliği ve entegrasyon" diyerek oluşturduğu yeni paradigma, diğer Kürdi örgütler tarafından "ihanet" olarak algılanıyor. Devlet ise aslında PKK’nın teslimiyetini sağlamaya çalışıyor. PKK ise aldığı mağlubiyeti evirip çevirerek yeni bir çıkış yakalamak istiyor.
Kürt milleti mi dediniz? Hem Devlet hem de PKK onları masada görmek istemiyor. Referansını İslam olarak belirleyen HÜDA PAR ise dört milletvekili de olsa adil şahitlik yapma adına onların sorunlarını kitabın ortasından dile getirmeye çalışıyor.