Peygamber ağır adımlarla Kâbe’ye doğru yürüdü. Yanında bir kadın ve bir çocuk vardı. Namaza durdular. Uzaktan bir çift göz onları hayretle izliyordu. Afif isimli bu şahıs sonradan hayıflanarak; “Keşke ben de gidip onlarla dördüncü olarak saf tutsaydım,” diyecekti.
O üçlünün yanına dördüncü olarak Ebubekir katıldı. Sonra diğerleri ve diğerleri... Mekke’nin fethinde sayıları 10 bin kişi olmuştu, Veda Haccı'nda ise 124 bin.
İşte o aziz Peygamber’in aziz talebeleri, çok kısa bir süre içerisinde İran’ın kapıları önündeydiler. Kadisiye ve Nihavend savaşları sonucu İran fethedildi. İranlı olmasına rağmen Selman, kendi coğrafyasına karşı Müslümanların yanında savaşıyor ve Farsları son ile tanıştırmanın mücadelesini veriyordu.
Sonra Yermük Savaşı ile Suriye alındı. El-Cezire denilen bugünkü Güneydoğu Anadolu Bölgesi'ni İyad bin Ganem sulhen (barış yoluyla) İslam toprağına kattı.
Bir süre sonra İslam orduları Orta Asya’ya yöneldiler. Türkler İslam ile tanıştı. Talas Savaşı’ndan sonra Türk obalarından on bin çadır halkı Müslüman oldu. Buranın kahramanı Kuteybe bin Müslim idi. Tarık bin Ziyad gemileri yakmak pahasına İspanya coğrafyasına daldı. Selahaddin, Kudüs’ü ikinci kez fethetti. Ve 1453’te Konstantinopolis, İslambul oldu.
Cihat ediyorlarken Müslümanlar aziz idiler. Çok kitap okuyorlardı ama savaş meydanlarında da kahramanlık öyküleri yazıyorlardı. Böylece Müslümanlar izzetli bir hayat yaşıyorlardı.
Diyeceksiniz ki ara dönemler olmadı mu? Elbette oldu. Haçlı ve Moğol saldırıları o ara dönemlerin ilk ikisiydi. Ara dönemlerin sebebi düşmanın gücü değil, iç ihtilaflar ve kısır tartışmalardı. Halihazırda yaşadığımız sükutun nedeni de aynı şeyler değil midir?
Geçen hafta idrak ettiğimiz Kurban Bayramı’nda hacı olanların sayısı 1 milyon 707 bin 301 kişiymiş. Kum tanecikleri misali Arafat Dağı'nı kaplayan Müslüman hacıların görüntülerini izlediğimizde, Filistin’de hâlâ Müslümanların öldürülüyor olmasına şaşırıyor insan. Aslında İmam Humeyni yıllar önce söylemişti. Onun söylediğine binaen; 1 milyon 707 bin 301 kişinin her biri israile bir kova su dökse, Tel Aviv'i sel götürür.
Peygamber’in oluşturmuş olduğu mütevazı topluluğun yanında, milyarlarla ifade edilen bugünkü nüfusumuz ve milyonlar ile ifade edilen hacı sayımıza karşılık; Afrika’da açlıktan Hristiyanlığa meyleden Müslümanların, Filistin’de enkaz altında kalan çocuklarımızın, Çin’in zulmü altında inleyen Türkistanlıların, Irak’ta ABD bombardımanı sonucu harap olan şehirlerin, direnişi kırılmaya çalışılan Yemenli garibanların olması insanın içini acıtıyor.
Devasa nitelikteki bu hacı kalabalığının haykırdığı “Lebbeyk” sözünü Peygamber ve arkadaşlarının o mütevazı topluluğu da söylüyordu. Peki ne oluyordu da o mütevazı topluluğun söylediği “Lebbeyk” sözü beraberinde izzet ve şerefi getiriyordu? Yine nasıl oluyor da bugün 1 milyon 707 bin 301 kişinin söylediği aynı “Lebbeyk” sözü beraberinde izzeti taşımıyor?
Var bunda bir sır. O sır ne ise kemiyet (nicelik) ile ilgili değil, keyfiyet (nitelik) ile ilgilidir. Dolayısıyla bir daha anlıyoruz ki mesele, 1 milyon 707 bin 301 kişinin Arafat’ta toplanması meselesi değildir.