Birinci Dünya Savaşı’ndan sonra Batılılar, özellikle de İngilizler isteseydi bir değil, dört tane Kürdistan kurabilirlerdi. Ama kendi çıkarları açısından bir değil, dört parçalı bir Kürt coğrafyası gerekiyordu; öyle de yaptılar.
Süreç içerisinde Kürtler, dört parça olarak bulundukları ülke idarelerinin baskılarıyla karşılaştılar. Tabii ki söz konusu bu ülkeler Müslümandı; ancak İngilizler tarafından dizayn edilen bu yeni devletler ümmet bilinçli değil; ulus temelli veya nasyonal sosyalist yapılardı. Yapılan zulümler, yine Batılılar tarafından "Ümmetin sebep olduğu hak gaspları" olarak pazarlandı. Her ne kadar ilk etapta Kürtler buna inanmasa da bu yalan, tekrar edile edile günümüzde kanıksanmış bir duruma gelmiştir.
Oysa Ümmetin içinde Kürtlerin; Mervanîler ve Şeddadîler gibi devletleri, Eyyubîler ile de Ümmete liderlikleri vardı. Ümmete önderlik açısından yapılan kategorilendirmede, Orta Çağ tarihine Kürtlerin adı yazılmış durumdadır.
İşin garip tarafı; Kürtleri dört parçaya bölen Batılıların, halihazırda Kürtlerin nazarında "Şirin" görünmeleridir. Burada "Algı" denilen şey; Kürtlerin dizaynı, düşmanın Müslümanlar olarak belirlenmesi ve esas müsebbip olan Batılıların ise "Dost" olarak lanse edilmesinde epey mahirce kullanılmıştır.
Ülkelerin dizaynı, devletlerin ayrışımı ve dünyanın şekillenmesi açısından İngilizlerin yerini alan Amerika da her seferinde Kürtleri aldattığı halde; günümüz Kürtlerinin büyük bir kısmı umutlarını Batı’ya bağlamaya devam etmektedir.
Batı; emperyal ve faşizan bir düşünce saikiyle olaylara yaklaşmakta, çıkarı hasıl olduktan sonra Makyavel felsefesi gereğince Kürtleri yüzüstü bırakabilmektedir. Benzer şekilde, sosyalist temeller üzerinde kurulan Sovyetler Birliği de Kürtleri yalnız bırakmıştır.
1946’da İran Çarçıra Meydanı’nda kurulan Mahabad Kürt Cumhuriyeti sadece 329 gün yaşayabilmiştir. Sözde SSCB’nin korumasında kurulan bu Cumhuriyet, Sovyetlerin Kürtleri yardımsız bırakması neticesinde, yine Çarçıra Meydanı’nda Kadı Muhammed’in idamı ile neticelenmiş ve devlet dağıtılmıştır.
Devrim öncesi İran Şahı, adeta CIA’nın bir istasyon şefi gibi çalışıyordu. Irak ile olan sorunlarında ABD ile birlikte Kürtleri silahlandırıyor, para ve imkân aktarıyordu. Molla Mustafa Barzani, ABD’ye güvenip silahlı mücadeleye başlamıştı; ancak hiç beklenmedik bir zamanda, 1975’te Cezayir’de İran ile Irak anlaştı ve ABD, Kürtleri yine yüzüstü bırakıp gitti.
Bu terk edilmişlik hissiyle Molla Mustafa’nın, dönemin ABD Başkanı Jimmy Carter’a yazdığı mektup serzenişlerle doludur. Molla Mustafa bir umut diyerek ABD’li yetkililere defalarca mektuplar yazmış, halkının isteklerini sıralamıştır. Ama ABD, bu mektupların bir kısmına hiç cevap vermemiş; cevap verdiklerinde ise "Sayın General" diye başlayarak üç beş cümlelik geçiştirici yanıtlar göndermiştir.
Bunca mektup ve sonuçsuz kalan çabalar, ister istemez Prof. Dr. Sait Yılmaz’ın şu cümlelerini hatırlatıyor: "Kürtler her zaman Orta Doğu bölgesinin şiddet, ihanet, komplo ve savaşla örülü tarihinin zembereği içinde yaşadılar. İran, Irak, Suriye ve Türkiye arasında denge kurmak veya bozmak adına emperyalizm tarafından ya desteklendiler ya da kurban edildiler." (Sait Yılmaz, “ABD’nin Kürt Projesi” isimli makalesinden)
Ancak Kürtler, son ABD-israil ile İran savaşında Trump-Netanyahu ikilisinin oyununa gelmediler. Trump’ın kameralar karşısında açık bir şekilde yaptığı teklife kanmadılar. İhanetlerle dolu son asırlık tarih, Kürtlere emperyalist devletlere güvenilmeyeceğini öğretmiş durumdadır.