Muhammed İkbal bir beytinde der ki: "Her Muharrem'de yeniden doğar Hüseyin / Zira hakikat, bir defa ölmekle bitmez."

O hakikatin hilali yine göründüğüne göre bir iki kelam etmeden geçmeyelim.

Modern insanın dramı, Kerbela'nın Kufe’li tanıklarına hiç de yabancı değil. Ama bu benzerlik, yüzeysel bir tarihsel tekrarın ötesinde, insan ruhunun değişmeyen bir kırılganlığını ele veriyor.

O dönem, egemen otoriteye karşı halkın konforunu kaybetme korkusu, Hakka, hakikate duydukları sadakatin önüne geçti. Üstelik her büyük zulmün, küçük teslimiyetlerin birikimi üzerine kurulduğunu çok iyi bilmelerine rağmen. Ve o günden bugüne çözülme sürüyor, asalet eriyor, ahde bağlılık uçuyor, ortak vicdan hızla özel çıkara dönüşüyor.

Hadis-i Şerifler, kalbin katılaşmasını tek büyük günahla değil, küçük günahların alışkanlığa dönüşmesiyle açıklar. Vicdan, ani bir darbeyle değil; her gün verilen küçük tavizlerle körelir. Kufe halkının ihaneti de bir gecede gerçekleşmedi. Önce bir adım geri çekildiler, sonra bahaneler ürettiler, ardından da suskunluğu bir erdem sandılar. İmam Gazâlî’nin rh deyimiyle: "Kalp, pas tutmaya başladığında sahibi bunu fark etmez; zira paslanan şey, fark etme melekesinin ta kendisidir."

İmam Mâverdî (ö. 1058), siyasi meşruiyetin; yalnızca kuvvetle değil, halkın rızası ve âlimlerin vicdanıyla ayakta durduğunu belirtir. Ona göre bir toplumda âlimler susmaya başladığında, yöneticilerin zulmü değil; o sessizlik, asıl çöküşün habercisidir. Zira âlimin susması, halkın "bu zulüm normaldir" diye inanmasına zemin hazırlar.

Kufe'nin hali de tam olarak buydu: Bilenler sustu, susanlar alıştı, alışanlar meşrulaştırdı. Mâverdî’ye rh göre bu zincir bir kader değil, bilinçli bir terk ediştir. Ve bu silsileye bugün "reel politik" ya da "siyasi konjonktür" gibi şık jargonlar da eklendi.

O yüzden Merhum Şehid Ali Şeriati, belirli bir mezhebe, coğrafyaya ya da yüzyıla ait olmayan ve her vicdan sahibinin er ya da geç yüzleşmek zorunda kaldığı o suali şöyle ifşa etmiş gibidir:

"Her çağın Yezid'i başkadır; ama her çağın Hüseyin'i aynı soruyu sorar: Nereye kadar?"

Hayasızlığın tüm memleketin üzerine boca edildiği bir asırda “biz işimize bakalım” derken bin bir çeşit rezilliğe kaşı büyüyen öfkenin sükutu ile nereye kadar?

Faturası, iki asırdır elitler dışında toplumun tamamına kesilen batılı dostların attıkları kazıklardan kurtulmak için halkın kaç seçimdir verdiği güçlü desteği etkin şekilde değerlendirmek yerine hep çekinerek bir adım ileri iki geri mehteriyle nereye kadar?

Devletin de sosyal hayatın da dışında tutulup, asla idareye karışmasına izin verilmeyen İslamın aziz ahkamına, kendi öz vatanında uygulanan bu ikinci sınıf muamele nereye kadar?

Kerbela üzerine edebiyat, felsefe ve retorik devam etsin etmesine de Gazze’yi o vahşi çölde, hem Fırat’ın kenarında değil, tam ortasında öyle susuz ve paramparça kendi kaderine bırakıp da “zalimsin dünya” diye haykırmakla nereye kadar?

Diyelim ki, bu soruyu sen, ben, biz, siz, onlar hiç kimse ama hiç kimse üzerine alınmadı da “Ey Müslümanlar! neredesiniz, yetişin” çığlıklarına, “elimizden ancak bu geliyor haydi bize eyvallah” diyerek nereye kadar?

Kimin kılıcı daha keskin?

Yaşanmışlıkların mı yoksa yaşanacakların mı?

“Bize ne bunlardan ödemelerimiz yaklaştı” diyen keyfilikle nereye kadar?

Soruyor ya Kerbela.

Ve soruyor Şah-ı Kerbela İmam Hüseyin ra.

O cevabını hakkıyla vermişti.

Çünkü ne buyurmuştu Resulullah (sav): "Hüseyin bendendir, ben Hüseyin'denim."
Onbeş asırdır aynı soru herkesin başında:

Nereye kadar?

Mevlâ, istikametten ayırmasın.