Son dönemde siyaset sahasında sıkça duyduğumuz, yaldızlı kelimelerle ambalajlanıp önümüze konan bir kavram var: "Komünal toplum" ya da "demokratik konfederalizm." Kürsülerden bakıldığında; devletin olmadığı, her mahallenin kendi meclisiyle kendini yönettiği, her şeyin ortaklaşa paylaşıldığı bu model kulağa çok romantik, adil ve özgürlükçü gelebilir. Ancak siyaset bilimi, sosyoloji ve modern ekonominin acı gerçekleri bu laboratuvar teorisini saniyeler içinde çürütüyor.
Gelin, bu pembe bulutları dağıtalım ve bu modelin modern dünyada neden uygulanamaz bir "sol ütopya" olduğunu yapısal gerçeklerle masaya yatıralım.
1. Mahalle Meclisinde Akıllı Telefon Üretebilir misiniz?
Komünalizmin en büyük çıkmazı ekonomi körlüğüdür. Bu model, üretimi yerel kooperatiflere ve küçücük topluluklara indirgemeyi hayal eder. İyi ama, 21. yüzyıl dünyasında yaşıyoruz. Bugün bir kanser ilacından cebimizdeki akıllı telefonlara, ağır sanayiden yüksek teknoloji ürünü mikroçiplere kadar insanlığın temel ihtiyaçlarının hiçbiri mahalle meclislerinde üretilemez.
Modern ekonomi; devasa bir küresel iş bölümü, lojistik ağları ve yoğun bir sermaye gerektirir. Kendi kendine yetmeye çalışıp dış dünyayla bağını koparan küçük komünler, toplumu zenginleştirmek bir yana, kaçınılmaz olarak teknolojik ve tıbbi bir gerileme yaşar. Bu sistemin doğal sonucu özgürlük değil, herkesi "yoksullukta ve sefalette eşitleyen" ilkel bir tüketim toplumuna geri dönüştür.
2. Devlet Gidince Barış mı Gelir, Kaos mu?
Teorinin iddiası şu: "Merkezi devlet otoritesi kalkarsa, insanlar yerelde barış içinde yaşar." Sosyoloji ve insan doğası ise tam tersini söylüyor. Merkezi hukukun ve otoritenin olmadığı bir senaryoda, gücü yerel meclislere dağıtırsanız toplumsal barışı koruyamazsınız.
Komşu iki köy veya mahalle arasında bir su kaynağı, arazi paylaşımı ya da etnik/mezhepsel bir anlaşmazlık çıktığında bunu çözecek üst bir mahkeme, tarafsız bir otorite kalmaz. Böyle bir boşlukta yerel meclisler hızla "feodal kliklere, aşiret yapılarına, mafyavari örgütlere ve mikro-milliyetçi çatışma odaklarına" dönüşür. Güçlü olan komünün zayıf olanı yuttuğu, tam bir "orman kanunu" ve yerel tiranlık düzeni doğar.
3. "Doğrudan Demokrasi" İllüzyonu ve Örgüt Oligarşisi
Milyonlarca insanın yaşadığı modern metropollerde "Herkes karar alma sürecine katılacak" tezi tam bir illüzyondur. Sabah işine giden, akşam ailesine vakit ayıran, hayat mücadelesi veren sıradan bir vatandaşın, her gün saatlerce mahalle meclisinde toplanıp çöp bütçesi veya yol yapımı tartışacak vakti de yoktur, enerjisi de.
Bu durum sosyolojideki "Oligarşinin Tunç Kanunu"nu devreye sokar. Siz meclisleri kurarsınız ama o koltuklara halk değil; sadece işi gücü olmayan, ideolojik olarak radikalleşmiş küçük bir azınlık oturur. Bir süre sonra halk adına kararları o meclisleri domine eden bu fanatik elitler almaya başlar. Yani sistem, iddia edilenin aksine halkın yönetimi değil, "bürokratik ve ideolojik bir örgüt oligarşisinin" tahakküm aracına dönüşür.
4. Sınırları Kim Koruyacak?
Uluslararası ilişkilerin güce ve hiyerarşiye dayalı gerçekliği ortadayken, ordusu, merkezi istihbaratı ve organize bir savunma sanayisi olmayan bir "komünler topluluğu" modern devletler karşısında tamamen yem olur.
Sınır güvenliğini, hava savunma sistemlerini veya siber dünyayı mahallelerin gönüllü milisleriyle koruyamazsınız. "E o zaman biz de merkezi bir savunma sistemi kuralım" dediğiniz an ise, zaten en başta reddettiğiniz o "merkezi devlet" yapısını kendi elinizle yeniden inşa etmek zorunda kalırsınız. Teori daha en baştan kendi içinde intihar eder.
Tarihin Acı Tecrübesi
Tarih, merkezi yapıyı dağıtıp her şeyi yerel komünlere bırakma iddiasıyla yola çıkan hareketlerin trajik fiyaskolarıyla doludur. 19. yüzyıldaki "Paris Komünü" askeri ve idari karmaşa yüzünden sadece iki ay dayanabilmiştir. Yakın tarihte Kamboçya'da Pol Pot önderliğindeki Kızıl Kmerler, şehirleri tamamen boşaltıp toplumu zorla "tarım komünlerine" dönüştürmeye çalışmış, sonuçta insanlık tarihinin en büyük kıtlıklarından ve soykırımlarından biri yaşanmıştır.
Siyaset kürsülerinde parlatılan komünal toplum modeli; insan doğasını, modern ekonominin çarklarını, küresel lojistiği ve güvenlik ihtiyacını tamamen yok sayan romantik bir laboratuvar fantezisidir. Hayatın gerçeklerinden kopuk bu yapı refah veya özgürlük değil; ekonomik çöküş, yönetim krizi ve kaçınılmaz bir kaos üretir.