İnsan hayatında cevaplanması gereken en önemli soru şudur: “Ben kimim, nereden geldim ve kimin kuluyum?” Bu sorulara doğru cevap veren insan, hayatın gerçek anlamını da keşfetmiş olur. Kur’ân bu hakikati bizlere en güzel şekilde Hz. İbrahim’in gençlik yılları üzerinden anlatmaktadır. O, çevresindeki insanların sorgulamadan benimsediği yanlış inançları körü körüne kabul etmedi; aklını kullandı, düşündü, tefekkür etti ve sonunda Rabbini buldu.
Kur’ân’da anlatıldığı üzere Hz. İbrahim, gecenin karanlığında yıldız görünce, “Rabbim budur.” dedi. Yıldız batınca, “Ben batanları sevmem.” buyurdu. Daha sonra ayı ve güneşi gözlemledi; onların da batıp kaybolduğunu görünce bunların ilâh olamayacağını anladı ve şu hakikati ilan etti: “Ben yüzümü, gökleri ve yeri yoktan yaratana çevirdim; ben müşriklerden değilim.” (el-En‘âm: 76-79). Bu kıssa, bütün gençlere yöneltilmiş güçlü bir çağrıdır: Rabbinizi araştırın, O’nu tanıyın ve hayatınızı O’nun rızasına göre şekillendirin.
Ancak Rabbini bulmak tek başına yeterli değildir. O’nu tanıyan insanın görevi, bu hakikati önce kendi hayatında yaşamak, ardından içinde bulunduğu topluma ulaştırmaktır. Nitekim Hz. İbrahim (a.s.), kavminin sahte ilâhlarını reddetmiş, putperestliğe karşı büyük bir cesaretle mücadele etmiş ve insanları yalnızca bir ve tek olan Allah’a kulluğa davet etmiştir. Esasen Kur’ân’ın tamamı, insanın Rabbini doğru tanıması için gönderilmiş ilâhî bir rehberdir. Allah (c.c.), birçok âyette isim ve sıfatlarını bildirerek kullarına kendisini tanıtmaktadır.
İhlâs Sûresi’nde Rabbimiz, “De ki: O Allah birdir. Allah Samed’dir. Doğurmamış ve doğurulmamıştır. Hiçbir şey O’nun dengi değildir.” (İhlâs: 1-4) buyurarak ulûhiyetinin temel esaslarını açıklamaktadır. Âyetü’l-Kürsî’de (el-Bakara: 255) Hay, Kayyûm, Alîm ve Kadîr olan Rabbini eşsiz sıfatlarıyla tanıtmakta; Haşr Sûresi’nin son üç âyetinde ise (el-Haşr: 22-24) Esmâ-i Hüsnâ’sından birçok ismi zikrederek kullarını marifetullaha davet etmektedir. Çünkü insan, Rabbini tanıdığı ölçüde O’na yaklaşır; O’na yaklaştığı ölçüde de kalbi huzur bulur.
Kur’ân defalarca, “Akletmez misiniz?”, “Düşünmez misiniz?”, “İbret almaz mısınız?” diyerek insanı bilinçli bir kulluğa davet eder. Allah (c.c.), tefekkür etmemiz için önümüze sayısız delil koymuştur. Bir hayvanın kan ile fışkı arasından tertemiz süt üretmesi, bal arısının yüzlerce çiçekten topladığı özlerle şifa olan balı oluşturması, çöl şartlarına uygun yaratılan deve, yeryüzünü dengeleyen dağlar ve insanın anne karnındaki yaratılış safhaları ilâhî kudretin apaçık delilleridir. Rabbimiz, bir sineği veya sivrisineği örnek vermekten dahi çekinmez. Mümin, bütün bu örneklerde Allah’ın kudretini temaşa eder, imanı kuvvetlenir ve teslimiyeti artar. İnkâr edenler ve kalplerinde hastalık bulunanlar ise aynı deliller karşısında hakikatten uzaklaştıkça uzaklaşır.
Ne var ki günümüz insanı ve gençlik çoğu zaman oyun ve eğlenceye dalmakta, dünyanın geçici meşguliyetleri içinde kaybolmakta ve nefsinin arzu ve isteklerinin peşinden sürüklenmektedir. Bu da aklın ve kalbin tefekkürden uzaklaşmasına, Rabbini unutmasına ve zamanla kendi yaratılış gayesini kaybetmesine sebep olmaktadır. Rabbini unutan huzuru unutur; yaratılış gayesini kaybeden de hem dünya hem de ahiret saadetinden mahrum kalır.
Bugün gençlerimizin en büyük ihtiyacı, Hz. İbrahim gibi sorgulayan, düşünen, hakikati arayan ve bulduğu hakikate sadakatle bağlanan sağlam bir imana sahip olmaktır. Böyle bir iman, insanı dünyada izzetli, ahlâklı ve onurlu bir hayata ulaştıracağı gibi ahirette de ebedî saadete ulaştırır.
Rabbimiz bizleri, Hz. İbrahim’in teslimiyetini, tevhid şuurunu ve sarsılmaz imanını kendisine rehber edinen; Rabbini hakkıyla tanıyan, yalnızca O’na kulluk eden ve hayatını O’nun rızasına göre şekillendiren bahtiyar kullarından eylesin. Âmin.