Diyanet İşleri Başkanlığı ile Türkiye, önceki senelerde olduğu gibi bu sene de Hac organizasyonunda en başarılı ülke seçildi. Bu iyi güzel eyvallah.
Yalnız asıl başarı ne olmalıydı? Gelin bu sorunun cevabını birlikte arayalım.
Her yıl milyonlarca Müslüman, dünyanın dört bir yanından aynı şiarlara bürünerek, aynı aşk ve heyecanla, aynı noktaya yürür. Tarihte hiçbir medeniyet, bu ölçekte ve bu sıklıkta bir bedeni ve ruhi birlikteliği kendiliğinden üretmeyi başaramamıştır.
Hac, coğrafyayı, dili, ırkı ve sınıfı tek bir ibadet içinde eritir. Beyaz ihramın altında ne Endonezya'lı çiftçiyi ne körfezli milyarderi ne de batılı mühtediyi birbirinden ayırt etmek mümkündür. Bu tablo, tarihte bazı ilim ve hikmet ehlini mesela İbn Haldun'u, Cemâleddin Afgânî'yi, daha yakın zamanda ise Ali Şeriati'yi aynı soruya sevk etmiştir: “Eğer böyle bir birlik her yıl fiilen gerçekleşiyorsa, bu birliği kalıcı bir siyasi ve medenî iradeye neden dönüştüremiyoruz?”
Sualin halli, haccın kendisinde değil; haccın nasıl telakki edildiğinde, nasıl yorumlandığında, işin manevi boyutunun, hikmet, maslahat ve makâsıdının ne kadar idrak edildiğindedir.
Önce Bediüzzaman’ın 1919'da İslam Aleminin şiddetli mağlubiyetine çok üzüldüğü bir vakitte gördüğü o rüyaya tekrar dönelim.
Rüyasında; her asırdan yüzlerce alim ve önderin olduğu bir mecliste, kendisine; “ey felâket, helâket asrının adamı, senin de reyin var, fikrini beyan et!" denilir. Bediüzzaman da müslümanların, kendi elleriyle yaptıkları yüzünden uğradıkları büyük ve yaygın belalardan ve bunların kefaretinin nasıl ödendiğinden bahsedince meclistekiler bu konuşmayı beğenirler. Üstad, o konuşmasını; “Evet ümidvâr olunuz, şu istikbal inkılabı içinde en yüksek gür sadâ, İslâm'ın sadâsı olacaktır!” sözüyle bitirir.
Bediüzzaman, o mecliste ümmetin; namaz, oruç ve zekattaki ihmallerinden kaynaklı musibetlerinin, çektiği sıkıntılarla affedildiğini söylerken "rüya hacda sükût etti" der. Yani hacla ilgili kusuru devam ettiği için yenilginin de devam ettiğini imâ etmiştir.
Üstada göre hac; yılda bir kez gerçekleşen, bütün İslam Âleminin temsilcilerini aynı mekânda buluşturan, rakipsiz bir meşveret imkânıdır. Bu imkânı salt bireysel ibadete indirgemek, onunla sunulan fırsatın en mühim kısmından yani yeryüzünde güç ve hakimiyet nimetinden vazgeçmektir.
Hac, salt bir abidler meclisi değil; halk meclisidir. Şûrânın en geniş ve en meşru biçimidir. Ve bu şûrâ işletilmediğinde, o ruhani meclis de susar; rüya hacda sükût eder.
Bu rüyanın hacla ilgili kısmında dört kritik ders var:
Birincisi: İslam medeniyetinde istişare, ibadet ahlâkının içindedir; onu seküler bir prosedüre dönüştürmeye gerek yoktur. Hacda zaten bir kongre vardır; yeter ki görülsün.
İkincisi: Ortak bir karar alma mekanizmasının bulunmaması, tarihsel planda pasif bir zaafın ötesine geçmiş, aktif bir zulme sebep olmuştur. Bu koordinasyon boşluğunu emperyalistler çok iyi değerlendirmiştir. Zira aralarındaki her türlü müspet iletişimi, ulvi bir zeminde yıllık periyotlarla yenilemeyen müslüman milletler, mezhepler, gruplar, tarikatler, kanaat çevreleri ve sivil yapılar arasında suizanla başlatılan ötekileştirme furyası çok acı sonuçlar ortaya çıkarmıştır.
Üçüncüsü: Rüyanın "hacda sükût etmesi" bir son değil, bir ertelemedir. Meclis dağılmış ama yok olmamıştır. Temsilcilik sıfatı hâlâ var; yeter ki asrın adamları o meclise girebilecek olgunluğa erişsin.
Dördüncüsü: Bediüzzaman bu cümleyi söylemiş ve susmuştur. Susmak bazen en yüksek sestir. "Rüya hacda sükût etti" derken, ümmetin de eylem üretmeyen faydasız laf kalabalığı yerine susması gerektiğini, artık sözden ziyade pratiğe olan ihtiyaca dikkati çekmiş gibidir.
Kâbe, Safâ Merve, Makâm-ı İbrahim, Arafat, Mina, Müzdelife, Tavaf, Sa’y, İhram velhasıl orada ümmeti buluşturan ne varsa hepsi tıpkı namaz gibi Kur’an-ı azimüşşanın kalesinde kıyamete kadar bâkidir. Unutulan sadece orada buluşanların birbirleriyle nitelikli beraberliğidir.
Rüya ise hâlâ devam etmektedir.
Ve en önemli mesele:
Hac’dan İslam Birliğine giden yolda neler var? Bunu da gelecek yazımızda çalışalım inşallah.