Ayasofya’nın kelepçesinin çözülmesi, dününden koparılmış bir coğrafyanın asırlık yarasına vurulmuş bir neşter midir? Evet.

Laik Kemalist sistemin, kendisini var eden sınırlar açısından bir kırılma noktası mıdır? Evet.

Uluslararası tepkilere karşı risk alınarak atılmış yürekli bir adım mıdır? Evet.

Dünyadaki vasat müslüman zihin, Ayasofya’nın özgürlüğüne sevinirken devamını da bekledi, bekliyor.

Nasıl yani?

Ayasofya’yı canlı bir insan tasavvur edelim. Yüz yıl sonra, prangaları çözülmüş ve “artık hürsün, serbestsin, buyur işte sokak, işte çarşı pazar, işte halk, işte göreceğin hayat” denilmiş.

Ve tam sevinecekken bir de etrafına bakıyor ki, her köşesi camilerle şerefli meydanların ortası anadan üryan kadınlarla dolu. Adeta, her taraf Allah azze ve cellenin “örtünün” emrine isyan ederken, mabedin ruhundan istifa etmiş, asaletin zirvesinden sele kapılıp diplere akmış, ezanı incittiğinden habersiz, kendisini bugünlere getiren dünün bütün zorluk ve zahmetlerine nankörlük ettiğinden gaflete kapılmış zavallılarla dolu..

Oturup ağlamaz mı? 600 yıl evvel, Müslümanlar eliyle fethedilmeden önce henüz Konstantinapol şehrinin merkezindeyken bile böyle ateş saçan bir çıplaklık cehennemi yoktu demez mi?

Sonra gençlerin haline baksa, liselere, üniversitelere göz atsa. Canla başla çalışan İslami camiaların koruduğu belli kısım dışında, içler acısı bir tablo görecek..

Ticarete baksa, yüksek faizin ülkeyi kasıp kavurduğunu, kimsenin kimseden borç isteyemez hale geldiğini, esnafın yüksek faturalar, vergiler ve sürekli katlanan giderler karşısında neye nasıl zam yapmakta şaşırdığını, müşterinin ise neyin fiyatı düşük neyin yüksek olduğuna karar veremez hale geldiğini görecek. Adeta satıcısıyla alıcısıyla memleketin önce muhasebesini sonra muhakemesini yitirmek üzere olduğunu fark edecek.

Gözü ailelere ilişse herhalde “yâ veylenâ men beasenâ min merkadinâ” çığlığı atacak. Başlangıçta güya kadını her türlü keyfi eziyetlerden kurtarmak gibi iyi niyetle düşünülen ama İslamın bu konudaki emir ve yasaklarına hiç itibar etmeden, şuradan buradan derlenen bir takım yasalarla işin sonunda “ne yaparsa yapsın kadının dokunulmazlığı mutlaktır” denilerek hakiki kıymetinin düşürüldüğünü böylece ucuz kutsal totemlere dönüştürüldüğünü görecek.

Camiileri de şenlendiren çocuklardır. Ama bakacak ki, evlerde çocuk yok. Kızlar, kariyer peşinde, erkekler masraftan şundan bundan kaygılı, çaresiz. Erken de evlense, geç de evlense iki çocuktan fazlasına akılsızlık, enayilik deniliyor.

Kur’an-ı Azimüşşana, Peygambere(sav) birileri hakaret ettiği zaman “buna ceza verilsin mi verilmesin mi?” diye tartışılıyor.

Alimler değer görmüyor. Yöneticilerin ekseri, halktan aldıkları yetkilerin hakkını vermiyor. Mazlum coğrafyalar kendi kaderleriyle baş başa bırakılıyor.

Mağarada uyandıkları zaman gördükleri tuhaf işler karşısında ne yapmıştı Ashab-ı Kehf?

Tekrar mağaraya girdiler, secdeye kapanıp dua ettiler: “Allah’ım biz bu hayatta yapamayız, bizi rahmetine al.” Ve uyandıkları dünyadan uyudukları aleme geri döndüler.

Ayasofya’da aynı niyazı yapıyor olmasın?

Onun esaretten kurtulması, sadece bir kilidin açılmasıydı.

Daha ne kilitler var açılması gereken.

Fetihler diyarında.

Ümitvarız. Mevlâ nasip eyleye.