Emperyalist güdümlü 15 Temmuz hain darbe girişiminin üzerinden tam on yıl geçti. Geride bıraktığımız bu on yıllık süreç, bize o gecenin sadece siyasi veya askeri bir kırılma noktası olmadığını, asıl olarak bu toprakların ruhunun, yani İslam’ın ve iman vadisindeki sarsılmaz sadakatin test edildiği büyük bir imtihan olduğunu tekrar tekrar gösterdi. 15 Temmuz, tankların karşısına dikilen, kurşunlara göğüs geren aziz milletimizin yazdığı bir destandır; ancak bu destanın mürekkebi de ilhamı da doğrudan doğruya İslami ruhtur.
O gece meydanları dolduran milyonları harekete geçiren şey bir milliyetçilik, devletçilik, laiklik ya da dünyevi bir kaygı değildi. Kulaklarda yankılanan salalar, dillerde tekbirler ve kalplerde şehadet arzusu vardı. Bu toprakları asırlardır ayakta tutan "İlâ-yı Kelimetullah" ve hainlere karşı vatan müdafaası bilinci, o karanlık geceyi nurlu bir sabaha kavuşturdu. Allah’ın yardımı ve kullarına lütfettiği o sarsılmaz cesaret olmasaydı, emperyalizmin yerli uşakları eliyle hazırladığı o işgal planı amacına ulaşacaktı.
Ancak o gecenin bir de madalyonun diğer yüzünü gösteren acı bir manzarası vardı. Toplumun bir kesimi tankların önüne durmak için helalleşip sokaklara fırlarken; seküler, laik zihniyetin pençesindeki bir kesim ise bambaşka bir ajandanın ve korkunun esiri olmuştu. Memleketin geleceği, ezanların susması riski umurlarında bile değildi. Sokaklardaki o mukaddes direniş sürerken, bankamatik önlerinde uzun kuyruklar oluşturanların, market raflarını yağmalar gibi boşaltmaya çalışanların telaşı, aslında bir teslimiyetin ve dünyevileşmenin resmiydi. Biri canını ortaya koyup "Vatan, millet ve iman" derken, diğeri kendi konforunun, erzağının ve parasının derdine düşmüştü. Bu tablo, iman davası ile dünyalık telaş arasındaki o keskin çizgiyi tarihin hafızasına kazıdı.
İşte tam da bu yüzden, 15 Temmuz’u var eden o İslami ruhun korunması ve muhafaza edilmesi bugün bizim için en elzem, en hayati meseledir. Eğer biz o geceyi sadece takvimde bir yaprak, sıradan bir anma günü haline getirir ve arkasındaki o manevi dinamikleri kaybedersek, toplum olarak çok büyük bir felakete sürükleniriz.
Bu ruhun ölmesi durumunda meydana gelecek tehlikeler son derece nettir:
Laçkalaşma ve Yozlaşma: Değerlerin içi boşaldığında, mukaddesat üzerinden yapılan laubalilikler ve lakayt tavırlar toplumu sarar. Cihad, şehadet, ümmet gibi kavramlar birer nostalji nesnesine dönüşür.
Küresel Vesayete Teslimiyet: 15 Temmuz’un arkasındaki azmettirici olan ABD ve küresel şer odakları, fiziki olarak yapamadıklarını zihni bir işgalle tamamlar. Teslimiyetçi bir ruh hali, "Büyük güçlerle mücadele edilmez" ezikliğini doğurur.
Laubalilik ve Nemelazımcılık: Toplumsal duyarlılık kaybolur, herkes kendi fildişi kulesine çekilir. Bankamatik kuyruğundaki o egoist ve bencil zihniyet, toplumun genel ahlakı haline gelir.
Bugün karşı karşıya olduğumuz en büyük risk, emperyalizmin silahlı saldırılarından ziyade, inancımızın şekillendirdiği öz kimliğimizin erozyona uğramasıdır. Yaşadığımız toplumsal sıkıntıların yegane çaresi, kendi medeniyet değerlerimize sımsıkı sarılmak ve o İslami ruhu hayatın her alanında yeniden neşvünema bulacak şekilde titizlikle büyütmektir.
O gece milleti korumak için kendisine emanet edilen silahları kendi halkına doğrultan darbecileri, arkalarındaki ABD güdümlü küresel emperyalizmi ve onların bütün yerli uşaklarını bir kez daha lanetliyorum. Emperyalist işgale canı pahasına geçit vermeyen aziz şehitlerimize sonsuz rahmetler diliyor, gazilerimizi şükranla yad ediyorum. Rabbim aziz milletimizi ruhsuz, imansız ve korumasız bırakmasın.