Kimya ilmi, esasında maddeleri birbirinden ayrıştırmaya dayanır. Bunun için kullanılan birçok farklı yöntem vardır: Süzme, damıtma, sıvılaştırma, buharlaştırma, santrifüj, diyaliz gibi.

Ve İslam’ın da fert ve toplum planında yaptığı şey neredeyse budur.

Hakkı batıldan ayırmak.

Tevhidi şirkten ayırmak.

Mümini kafirden ayırmak.

Doğruyu yalandan ayırmak.

Helali haramdan ayırmak.

Hayrı şerden, sevabı günahtan, itaati isyandan ayırmak.

Bu ayırma evvela kalpte, şuurda, zihinde, söylemde, eylemde, halde ve ameldedir. Ve bu ayrılma kıyamete kadar, “kendilik” olgusunun zaruretiyle devam eder. Dostluk, düşmanlık, velâ, berâ, içtinap, cihad başta olmak üzere doğrudan ve dolaylı olarak yükümlülüklerin hepsi bu ayrım olmadan anlaşılmaz.

O yüzden İslam, aklın en önemli işi olan bir şeyi diğerinden seçip ayırt etme yeteneğine tam haiz olmayan kimseyi davranışlarından sorumlu tutmaz.

Ayırmadan birlik de olmaz. Hakka isyan edenlerden ayrılmadan, müslümanların birliğinden nasıl söz edilebilir? Münafık da zaten kalbini Allah düşmanlarından ayırmayan kimse değil midir?

Osmanlılar, bir şekilde Kur’an’ın ahkamıyla idare ettikleri asırlar boyunca gayrimüslimlerin de içinde olduğu yetmiş iki milleti aynı çatı altında idare ederken iman-küfür ayrımına dikkat ettiler.

Fakat bu ayrımın ortadan kaldırıldığı tanzimat dönemi, devletin sonu oldu. Sonrasındaki laik rejim ise ayıran mekanizmayı yani dinin aktif varlığını komple devreden çıkardı.

Ve ortaya mevcut tablo çıktı: Kur’an Peygamber düşmanlarıyla dindarların, her alanda içiçe geçtiği bir saçma denklem. Zıtları bir arada tutma gibi son derece mantıksız bir tahakküm. Ateşle barutu, av ile avcıyı, ateşle odunu aynı ideoloji altında beraber yaşatmaya çabalamak gibi tam tırlatmalık bir cinnet hali.

Vaziyet böyle olunca her gün bir yerden bir arıza patlak veriyor. Bir gün iki esfeli safilin, camide fuhuş yapıyor. Bir gün, cinsi sapıklar ortalıkta boy gösteriyor. Şurada döl israfı biri Peygamber (sav)’in evliliğini diline doluyor. Sahnede rezilin biri, Kur’an’a hakaret ediyor. Gâh sokakta, gâh filan kurumda biri tesettüre saldırıyor.

Bütün bunlar olurken, İslam’daki intisabın, aidiyetin sırr-ı hikmetini idrak edememiş bazı tatlı su zavallıları da meseleyi hafif tepkilerle normalleştirmeye çalışıyorlar: “Efendim kutsala hakaret asla kabul edilemez ama sanatını icra ederken biraz sınırını aşan şovmene de ters kelepçeyle gözaltı da yanlıştır bla bla.” Neredeyse şöyle diyecekler: “hata yapmış ama kendisinden özür dileyerek bu tür cümleleri kurmaması rica edilebilir.”

Bakın beyler! Müslümanlar, manası bilinmeyen bir Kur’an okumuyorlar. Müslümanlar, siyeri meçhul bir Peygamber okumuyorlar. Müslümanların inandığı Allah da kendisine her türlü hakarete sessiz kalanlara cennet vaad eden bir ilah değil.

Dininin namusu çiğnenirken susanlar için hangi şereften, hangi haysiyetten söz edilebilir ki?

O halde Hak’tan yana olan doğru kimselerin birliği için, memleketin dirliği huzuru ve sükuneti için adamakıllı bir temyiz, bir seçip ayırma olmadan insi şeytanların, müşrik şarlatanların, Kab b. Eşreflerin alçak yaygaraları hücumları devam edecek.

“Şüphesiz, doğruluk (rüşd) sapıklıktan apaçık ayrılmıştır.” (Bakara 256)