Ne zaman bir değerimizi yitirsek, neredeyse refleks hâline gelmiş bir cümleyi tekrarlarız:

“Bir gider, bin gelir.”

Oysa bazı isimler vardır ki evet, belki ismen binlercesi gelir; ama gelenler yalnızca kalabalığı artırır. Hiçbiri onun bıraktığı boşluğu dolduramaz. Hele ki giden bir mevsimse, bir milyon kişi de gelse artık bahar gelmez.

Peki, neden bu boşluklar dolmuyor?

Bunun birçok sebebi var. Ancak bugün yalnızca bir tanesini irdelemek istiyorum:

Değerlerimizi gerçekten anlayamıyoruz.

Bir düşünürü, bir âlimi, bir mütefekkiri çoğu zaman kendi eserlerinden değil; başkalarının onun hakkında ne söylediğinden tanıyoruz. Onu anlamaya çalışmak yerine, hakkında yürütülen tartışmaların gürültüsünde kayboluyoruz. Metinlerle değil, etiketlerle konuşuyoruz.

İmam Gazali tam da böyle bir isimdi.

Ve bu yüzden hiçbir zaman yeri doldurulamadı.

Onu İslam dünyasının altını oymakla suçladılar.

Aklın üzerine beton döktüğünü söylediler.

Felsefeyi bitirdiğini, düşünceyi durdurduğunu iddia ettiler.

Devlet hizmetinde bir memur olmakla itham ettiler.

Elbette İmam Gazali eleştirilebilir. Neticede o da bir insandı ve hata yapması mümkündü. Felsefecilere yönelttiği bazı genellemeler tartışmaya açıktır; kimi meselelerde sert bir dil kullandığı da söylenebilir. Bunları görmezden gelmek, İmam Gazali’yi anlamak değil; onu putlaştırmak olur.

Ancak sorun tam da burada başlıyor.

Asıl mesele İmam Gazali değil; onun düşüncesinin sonraki yüzyıllarda nasıl dondurulduğudur. Eleştirel bir arayış olarak ortaya çıkan fikirler, zamanla sorgulanamaz kabullere dönüştürüldü. Gazali’nin bizzat açtığı düşünsel kapılar, ironik biçimde onun adıyla kapatıldı.

Bu eleştirilerin bir kısmı samimi kaygılardan doğmuş olabilir. Ancak zamanla metodolojik tartışmaların yerini kimlik temelli refleksler aldı. Gazali artık bir düşünür olarak değil, bir cephe olarak okunmaya başlandı.

Ne ilginçtir ki Gazali’yi sert biçimde eleştirenler, Batı düşüncesinde benzer itirazları dile getiren isimleri ayakta alkışladı:

Jean-Jacques Rousseau,

Aydınlanmacı akılcılığın insanı yozlaştırdığını savundu.

David Hume,

Aklın nedensellik gibi en temel kavramları bile kesin biçimde temellendiremediğini söyledi.

Immanuel Kant,

Aklın her şeyi bilemeyeceğini, metafizik alanda kesin bilgi üretemeyeceğini ilan etti.

Søren Kierkegaard,

Aklın inanç ve varoluşu açıklamakta yetersiz kaldığını vurguladı.

Bu isimler modern düşüncenin kilometre taşları olarak anıldı. Oysa dile getirdikleri itirazların önemli bir kısmı, İmam Gazali’nin asırlar önce açtığı tartışmalarla benzerlik taşıyordu. Elbette bağlamları, yöntemleri ve ulaştıkları sonuçlar aynı değildi.

Üstelik İmam Gazali aklı dışlamamıştı. Aristoteles mantığını ilmin ön koşulu sayıyor; mantık ve matematik gibi alanlarda aklın hükmünü kabul ediyordu. İtirazı, aklın metafizik alanda kesinlik iddiasına yöneliyordu. Yani sorun akıl değil, aklın mutlaklaştırılmasıydı.

Daha da çarpıcı olan şudur:

İmam Gazali, duyularını; ardından aklını sorguladığını ve hakikate ulaşmak için her şeyden şüphe ettiğini kendi otobiyografisinde açıkça anlatır. Bu şüpheyi, hakikati inşa etmenin bir yolu olarak kullanır.

Ondan beş asır sonra Descartes, meşhur “metodik şüphe” kavramını dile getirmiş; bu yöntem felsefi bir devrim olarak sunulmuştur.

Ne var ki Descartes her şeyden şüphe ettiği için “modern felsefenin babası” kabul edilirken, İmam Gazali hakikati ararken geçtiği şüphe durakları nedeniyle “aklı durduran adam” olarak yaftalanmıştır.

Bir diğer eleştiri de İmam Gazali’nin Nizamiye Medresesi’nde başmüderris olması üzerinden yürütülmüştür. Onu “devletin hizmetkârı” olmakla suçlamışlardır.

Ne hikmetse…

Immanuel Kant’ın hayatı boyunca Prusya devlet üniversitesi olan Königsberg Üniversitesi’nde ders verdiği ve rektörlük yaptığı,

Leibniz’in ömrünün büyük kısmını Hannover Hanedanı’na hizmet ederek geçirdiği,

John Locke’un İngiliz ticaret ve siyaset mekanizmaları içinde görev aldığı,

Montesquieu’nün bir yargı makamında bulunduğu çoğu zaman görmezden gelinmiştir.

Onlar eleştirilmemiş, bilakis takdir edilmiştir.

Demek ki mesele, bir düşünürün devletle temas etmesi değildir.

Mesele, hangi zihinsel geleneğin içinden konuştuğudur.

Bugün hâlâ en büyük problemimiz de budur.

Kendi değerlerimizi ya savunma refleksiyle dokunulmaz kılıyor ya da başkalarının ithamlarıyla kolayca değersizleştiriyoruz.

İmam Gazali’yi; hatalarıyla ve doğrularıyla, açtığı imkânlarla ve düşüncesinin doğurduğu sonuçlarla, çağını aşan yönleriyle ve kendi çağının sınırlarıyla birlikte yeniden okumadıkça,

“Bir gider, bin gelir” cümlesi yalnızca kendimizi avutma cümlesi olarak kalmaya mahkûm olacaktır.