İmam Gazali sadece bir âlim miydi?

Yoksa bir âlimden çok daha fazlası mı?

Son iki yıldır onun hakkında okumalar yapan biri olarak şunu rahatlıkla söyleyebilirim: Onu tanıdığımı sandığım her an, aslında yeni tanımaya başladığımı fark ediyorum.

İmam Gazali yalnızca fıkıh bilen bir hukukçu değildi.

Yalnızca kelam ilmiyle uğraşan bir düşünür değildi.

Yalnızca filozofları eleştiren bir entelektüel de değildi.

O, aynı zamanda insan ruhunun derinliklerine inen bir mütefekkirdi. Henüz adı konulmamışken psikolojiye temas eden tahliller yapmış; insanın niyetini, kibrini, riyasını ve içsel çatışmalarını çözümlemişti.

Nitekim onun yaşadığı krizin, yaptığı tahlillerin ve ürettiği çözümlerin izini modern psikolojide; Viktor Frankl, Carl Gustav Jung, William James ve daha birçok psikologda görmek mümkündür.

Fakat onu asıl önemli kılan bunların hiçbiri değildir.

Onu büyük yapan şey, kendisine karşı dürüst olabilmesidir.

İmam Gazali, dönemin en prestijli ilim kurumu olan Bağdat’taki Nizamiye Medresesi’nin en saygın kürsüsünde, şöhretinin zirvesindeydi. Zekâsının en parlak dönemini yaşıyordu.

Talebeleri, yöneticiler, halk… Herkes ona hayrandı.

Ve tam o noktada bir şey fark etti.

Bir şüphe krizine girdi.

Dili tutuldu. Ders veremez hâle geldi.

Sadece zihni değil, bedeni de bu krize eşlik etti.

Peki neden?

Okuduklarından dolayı mı?

Hayır.

Çünkü krizden sonra da aynı İslami ilimleri okumaya ve eser vermeye devam etti. Eğer sorun bilgi olsaydı, ilmi tamamen terk etmesi gerekirdi.

Demek ki sorun bilgi değildi.

Sorun, niyetti.

Bunu El-Munkız mine’d-Dalâl adlı eserinde açıkça ifade eder:

“Amellerime baktım; niyetimin Allah rızası değil, şöhret olduğunu gördüm.”

Bu cümle basit bir itiraf değildir.

Bu, bir âlimin kendi nefsini yargılamasıdır.

İmam Gazali’nin yaşadığı kriz epistemolojik değil, ahlakiydi.

Bilginin doğruluğunu değil, niyetinin doğruluğunu sorguladı.

Burada çok temel bir ayrım ortaya çıkıyor:

Malumat, marifet değildir.

Bugün biz İmam Gazali’nin bu dönüşümünü nasıl okumalıyız?

Belki de kendimize şu soruları sorarak:

Yaptığım işi Allah için mi yapıyorum, yoksa görünür olmak için mi?

Konuşurken hakikati mi savunuyorum, yoksa alkış mı arıyorum?

Bulunduğum makam bir hizmet alanı mı, yoksa nefsimin tatmin alanı mı?

Bu, her çağın insanının yaşayabileceği bir iç hesaplaşmadır.

Bugün beğenilmek, dijital platformlarda takipçi sayısını artırmak ya da “önemli biri” olduğu hissine kapılmak; onun döneminde halkın ona duyduğu hayranlıkla aynı duygudan besleniyor.

Eğer okuduklarımız ve yazdıklarımız bizi dönüştürmüyorsa, sadece gürültü yapıyoruz demektir.

Bugünün insanı bilginin efendisi olmayı öğrendi; fakat hakikatin hizmetkârı olmayı unuttu.

“Ya Rabbi, bu mübarek Ramazan ayının hürmetine; bizi malumatın kibrinden, niyetimizin karanlığından ve görünür olma arzusundan kurtar. Egoları iflas eden kullarından eyle bizi.

Bizi marifetin hizmetkârı, adaletin omuz verenlerinden eyle. Gazze’nin acısını kalbinde diri tutmayan bir ibadetten Sana sığınırız. Kudüs özgür olmadan iç huzur arayan bir vicdandan bizi muhafaza eyle.”