Dış görünüşteki benzerlikler, her zaman işlevsel ya da niteliksel bir eşdeğerlik anlamına gelmez. Doğada bunun çarpıcı örneklerinden biri bal arısı ile eşek arısı arasındaki farktır. Aynı biyolojik sınıfta yer almalarına rağmen, biri üretim ve dönüştürme kapasitesiyle; diğeri ise savunma ve saldırganlık refleksiyle tanımlanır. Bu fark yalnızca biyolojik değil, ortaya koydukları sonuçlar bakımından da belirgindir.
Bal arısı, çiçekten aldığını dönüştürür; kendisi için değil, başkaları için üretir. Varlığı, bulunduğu alanı zenginleştirir. Eşek arısı ise bal üretmez; iğnesini defalarca kullanabilir ve çoğu zaman geride korku bırakır. Bu yüzden bal arısını değerli kılan cüssesi değil, ortaya koyduğu faydadır. Eşek arısını tehlikeli kılan da büyüklüğü değil, kontrolsüz saldırganlığıdır. O hâlde, bal arısını görmezden gelip; yalnızca sertliği ve saldırganlığıyla öne çıkan bir yapıdan “bal” beklemek ne kadar gerçekçidir?
Bu biyolojik ayrım, toplumsal ve siyasal yapılar için de güçlü bir aynadır. Bir yapıyı değerli kılan, sadece elinde tuttuğu iğnenin (askeri gücün) keskinliği değil, o iğneyi koruduğu kovanın içine ne koyabildiğidir.
Bugün Suriye örneğinde olduğu gibi, kendisini bir halkın temsilcisi olarak tanımlayan ve ülkenin en büyük barajlarını, en zengin petrol sahalarını kontrol ettiği söylenen bir yapının; bu kaynakların bulunduğu bölgelerde yaşayan insanları elektrikten, sudan ve temel hizmetlerden mahrum bırakması, temsil iddiasını baştan tartışmalı hâle getirmez mi?
Petrol sahalarının üzerinde oturulurken çiftçinin traktörüne koyacak mazot bulamaması, barajların dibinde yaşayan halkın karanlıkta kalması, ortada yalnızca bir yönetim zaafı değil; bir öncelik meselesi olduğunu göstermiyor mu?
Yıllar içinde milyarlarca dolara ulaştığı iddia edilen gelirler konuşulurken, halkın hâlâ dış yardımlara muhtaç olması; bu kaynakların halk için değil, başka bir süreklilik için harcandığı sorusunu kaçınılmaz kılmaz mı?
Dünyanın farklı yerlerinde benzer bütçelerle yeni şehirler inşa edilirken, sanayi bölgeleri kurulurken, sağlık ve eğitim altyapıları ayağa kaldırılırken; bu yapı, halkının yaşadığı hangi şehri dönüştürmüştür? Kaç kalıcı fabrika kurmuştur? Kaç okulda çocuklar nitelikli eğitim alabilmiştir? Kaç hastane, halkın onurunu incitmeden hizmet verebilir hâle getirilmiştir? Bu soruların cevabı sessizlikse, o sessizlik başlı başına bir cevaptır.
Öte yandan, dış kaynaklardan sağlandığı ifade edilen askerî yardımlar ve silah sevkiyatları gündemden düşmezken; neden öncelik gıda güvenliği, sağlık, altyapı ve üretim olmamıştır? Neden cephaneliklerin doluluğu, çocukların beslenmesinden; mühimmatın çeşitliliği, gençlerin eğitiminden daha çok konuşulmaktadır? Bu tablo, mücadelenin halk için değil, yapının kendi devamlılığı için verildiğini düşündürmez mi?
Toplumları yaşatan şey eğitimdir, üretimdir, adalettir. Okul olmayan yerde gelecek, hastane olmayan yerde güven, üretim olmayan yerde umut yeşermez. Sürekli çatışma hâliyle beslenen yapılar, zamanla barışı değil kendi varlıklarını öncelemeye başlar. Bu da halk ile yapı arasındaki bağı zayıflatır, hatta kopma noktasına getirir.
Eğer gerçekten bir halk adına mücadele edildiği iddia ediliyorsa; bugüne kadar ortaya konan pratiğin, geleceğe dair en güçlü veri olduğu kabul edilmelidir. Elbette hiçbir yapı değişmez değildir; ancak yıllar boyunca kaynaklara erişimi olduğu hâlde bunları halkın temel ihtiyaçlarına dönüştürememiş bir yapının, aynı önceliklerle yoluna devam etmesi daha kuvvetli bir ihtimaldir. Dün silahı önceleyen, yarın bambaşka bir değerler hiyerarşisi kuracağını iddia ediyorsa; bu iddia, niyetten çok pratikle desteklenmek zorundadır. Çünkü siyasal yapıları tanımlayan şey, söylediklerinden ziyade süreklilik gösteren tercihleridir.
Son olarak; bal arısını bal arısı yapan şeyin, Allah’ın kendisine vahyettiği düzene tâbi olması olduğu söylenir. İnsanın da adalet ve hizmet üretebilmesi, ilahi ölçülerle bağını koparmamasına bağlıdır. Vahyi, ahlaki sınırları ve halkın gerçek ihtiyaçlarını merkeze almayan yapılar; uzun vadede umut değil, çoğu zaman kan ve gözyaşı üretir.
Bu yüzden, bugüne kadar bal üretmemiş bir yapıdan, yarın bal beklemek sadece saf bir iyimserlik değil; hakikati erteleyen bir aldanıştır. Bir halkın gerçek temsilcisi, onun kaynaklarını kontrol eden değil; o kaynakları halka onurlu bir hayat olarak geri verebilendir. Ve bu sınavdan bugüne kadar geçememiş olanların, bundan sonra geçeceğini ummak; eşek arısından bal beklemekten farksızdır.