Son birkaç yazıdır İmam Gazali’yi ve El-Munkız mine’d-Dalâl üzerinden ortaya koyduğu düşünce serüvenini anlamaya çalıştım. Diğer İslam âlimlerinin fikirlerini ve bu fikirlerin günümüze yansımalarını okuyup yorumlamam gerektiğini düşündüm. Belki de İslam dünyasının en parlak zekâlarından biri olan Fahreddin Razi hakkında daha sistematik okumalar yapmalıyım diyerek metinlerine yöneldim.

Ancak açıkçası, El-Munkız mine’d-Dalâl’den zihinsel olarak çıkamadığımı fark ettim. Metin, sürekli zihnimi meşgul ediyor; adeta soru üstüne soru sorduruyordu. Belki de bu sorulara cevap vermeden başka metinlere geçmek mümkün değildi.

Peki, modern psikoloji, İmam Gazali’nin yaşadığı bu krizi nasıl yorumluyor olabilir?

İmam Gazali’nin krizini doğrudan “görünürlük krizi” olarak adlandırmak mümkün değildir; ancak onun niyet sorgulaması ile modern psikolojinin benlik inşasına dair analizleri arasında dikkat çekici paralellikler kurulabilir.

Bu düşünceyle, yıllardır psikolojiye dair aldığım notları yeniden gözden geçirmeye başladım.

Erich Fromm’a göre insan, “olmak” (dönüşmek) yerine “sahip olmak” (elde etmek) üzerinden kimlik inşa etme eğilimindedir. İnsan artık hakikatle var olmak yerine; makam, statü, imaj ve sahip olunan göstergeler üzerinden kendini tanımlar. Böylece kişi, bilge olmak yerine bilge olarak görünmeyi; hakikate yaklaşmak yerine hakikatin temsilcisi olarak tanınmayı önceleyebilir.

Kim bilir, belki de İmam Gazali hakikatin temsilcisi olma konumunu fark etmiş ve bundan kaçarak hakikatin kendisini aramıştır. Nitekim krizden önce daha tartışmacı bir dile sahipken, krizden sonra daha tedavi edici ve inşa edici bir üslup kullanmıştır. Bu değişim, yalnızca düşünsel değil, varoluşsal bir yön değişimine işaret ediyor olabilir.

Carl Rogers ise insanın zamanla “koşullu değer” adını verdiği bir mekanizma üzerinden ego kimliği inşa ettiğini belirtir. Buna göre kişi, başkalarının onayladığı yönlerini görünür kılar; onaylanmayan yönlerini ise bastırır. Böylece insan, hakikati arayan bir birey olmaktan çıkar; onay üretmeye çalışan bir performans aktörüne dönüşür.

Buradaki sorun, görünür olmanın kendisi değildir; görünürlüğün benliğin ölçütü hâline gelmesidir.

Tam bu noktada kavramı netleştirmek gerekir: “Görünürlük illüzyonu” ile kastedilen şey, görünür olmanın değersizliği değil; görünürlüğün hakikatin yerine geçmesidir. Kişi artık doğru olmak yerine doğru görünmeye, bilge olmak yerine bilge olarak tanınmaya yöneldiğinde temsil, hakikatin önüne geçer. Bilgi, hakikate açılan bir kapı olmaktan çıkıp itibar üretme aracına dönüşür.

Birçok psikolog, farklı kavramlar üzerinden İmam Gazali’nin niyet sorgulamasını daha evrensel bir zemine taşır. Mesele artık yalnızca ahlaki bir riya problemi değildir; benliğin hangi temelde kurulduğu sorusudur. İnsan, hakikatle mi derinleşir, yoksa görünürlükle mi genişler?

Viktor Frankl’a göre insanın temel motivasyonu anlam arayışıdır. Eğer insanda bir anlam boşluğu oluşursa, bu boşluk güç ve görünürlükle doldurulmaya çalışılabilir. Dolayısıyla hakikat ile görünürlük arasındaki çekişme, aslında anlam ile onay arasındaki gerilimin kendisidir.

Peki, insan bu gerilim karşısında nasıl bir yol izler?

İnsan, tabiatı gereği varlığını dışarıdan gelecek bir “onay” ile mühürletme eğilimindedir. Bu arayış; sosyal statüsü, serveti veya entelektüel sermayesi yerinde olan birey için legal zeminde bir saygınlık arayışına ve hatta yönetme hırsına veya politik pozisyon üretme aracına dönüşebilir.

Öte yandan maddi imkânlardan yoksun ve sistemin çeperine itilmiş birey, aynı görünürlük ve güç ihtiyacını bu kez illegal yapıların sunduğu sahte aidiyet ve statü illüzyonunda arayabilir. Meşru ya da gayrimeşru oluşu fark etmeksizin, her iki durumda da insanın aradığı şey çoğu zaman hakikat değil; benliğinin teyididir.

Sonuç olarak görünürlük illüzyonu, insanın anlam boşluğunu onay ve temsil ile doldurmaya çalışmasıdır. Temsil hakikatin yerine geçtiğinde, genişleme derinliğin önüne geçtiğinde, görünürlük sahiciliğin ölçütü hâline geldiğinde illüzyon başlar.

İmam Gazali’nin krizi bu açıdan okunursa, onun yaşadığı sarsıntı bir geri çekiliş değil; temsilin gürültüsünden hakikatin sessizliğine yöneliştir.