Yıllardır dünya sahnesinde gösterimde olan bir oyun vardı; dekoru teknoloji, stüdyosu Hollywood, başrol oyuncuları ise özgürlükler hamisi ABD ile onun Ortadoğu’daki dokunulmaz garnizonu israildi. Bu oyun, "Yenilmezlik Mitolojisi" adlı bir hikâyeden uyarlanmıştı. Modern çağın dünya düzenini belirleyen güçleri gibi görünen bu iki aktör, askeri üstünlükleri dışında, zihinlere kazıdıkları korku ve hayranlık imajıyla dünyayı yönettiler. Ancak tarih, kibrin en yüksek olduğu noktada kırılmanın başlayacağını Nemrut ve Firavun’un ibretlik acı sonlarını örnek göstererek her zaman hatırlatır.
ABD, on yıllardır demokrasi götürme vaadiyle girdiği coğrafyaları enkaz yığınına çevirirken, bu enkazın üzerinden bir zafer öyküsü çıkarmayı başardı. Vietnam’da bataklığa saplanan ordusunu Rambo figürüyle kahramanlaştıran, Afganistan’dan apar topar çekilişini teknik bir detay gibi pazarlayan bir mekanizmaydı bu. Trilyonlarca dolarlık borç batağını, petrol zengini Arap devletlerinden haraç keserek örtmeye çalışan, insan haklarını sadece sömürmek istediği devletlere baskı unsuru olarak kullanan, şişirilmiş bir devletten ziyade şeytanın cisim bulmuş halidir ABD...
Öte yandan, bölgenin hukuk tanımayan, laftan anlamayan, sürekli hır gür çıkaran gayri meşru çocuğu israil; demir kubbenin sızdırmazlığına, Mossad’ın her şeyi gören gözüne ve yenilmez bir ordu efsanesine sırtını dayamıştı. 1967’deki Altı Gün Savaşları’nın mirasını, bir dokunulmazlık zırhı gibi on yıllarca üzerinde taşıdı. Hem de öyle bir taşıdı ki bölge ülkeleri bu savaşlardaki kazanımlarına bakarak ona yan gözle bakmaktan bile korkar hale geldi.
Ancak takvimler ilerleyip sahadaki gerçeklikler değiştiğinde, bu parıltılı imajın üzerindeki yaldızlar dökülmeye başladı. HAMAS'ın gerçekleştirdiği hamleyle ilk büyük şoku yaşayan, o güne dek aşılmaz denilen duvarların ve istihbarat ağlarının ne kadar kırılgan olduğunu gören dünya, asıl büyük değişimi bölgenin kadim gücü İran’ın denkleme girmesiyle müşahede etti.
Molla rejimi diyerek küçümsenen, ağır ambargolarla nefessiz bırakılmaya çalışılan, teknolojik kapasitesiyle dalga geçilen İran; bugün o delinmez denilen demir kubbeyi adeta bir kevgire çeviriyor. Sadece israili değil, ona kalkan olan ABD’nin bölgedeki devasa radarlarını ve üslerini hedef alırken, aslında bir dokunulmazlık devrinin kapandığını ilan ediyor.
Yazılan yeni hikâyede en trajikomik tablo ise ABD üslerinin durumu. Ev sahibi ülkeleri koruma vaadiyle kurulan, bölgeye nizam verme iddiasındaki o çelik kaleler, bugün füzeler ve insansız hava araçları karşısında kendi can derdine düşmüş durumda. Müttefiklerine güvenlik vaat edenlerin, kendi personellerini ya sığınaklara hapsettiği ya da apar topar kaçırdığı bir dönemi müşahede ederken aslında jeopolitik bir iflasın belgesini okumuş oluyoruz.
Bu savaşta, halkların verdikleri tepkilere bakarak zaferin kime yakın olduğunu söylemek mümkündür. İran halkı, soykırımcı israilin suikast listesinde olan liderleriyle birlikte bombalar altında yürüyüşler yaparken, demir kubbeyle korunan soykırımcı israil vatandaşlarının büyük kısmı sığınaklarda korkuyla titremekte, geri kalanlar da çaldıkları Filistin topraklarından kaçmanın yollarını aramaktadırlar. Bir tarafta ölüme meydan okuyanlar, diğer tarafta ölümden kaçmak için güvenli sığınaklarda yaşamaya çalışanlar… Dünyevi hiçbir güç; ölüme meydan okuyan, ölmek için meydana atılan, ölmeyi diriliş olarak gören inanç sahibi bir insana galip gelemez.
Bugün yaşananlar bir savaştan ziyade; bir algı imparatorluğunun yıkılışıdır. Hollywood stüdyolarında parlatılan, reklam bütçeleriyle makyajlanan o süper güç imajı, sahanın sert gerçekliğine çarparak paramparça oluyor.
Dünya artık daha uyanık. Yenilmez görünenlerin sadece daha iyi reklam yapanlar olduğunu gördü. Demir kubbelerin, aşılabilir metal yığınları olduğuna şahitlik etti. Tarih yeniden yazılıyor, ama bu kez kalemi, üstünlük taslayan kibrin sahipleri değil; Allah’a dayanarak direnenler tutuyor.