İmam Gazâlî, el-Munkız mine’d-Dalâl adlı eserinde, kendisine öğretilen bilgileri ve içinde yetiştiği zihinsel dünyayı sorguladığını açıkça ifade eder. O, yalnızca başkalarının yanlışlarını değil; kendi kabullerini, konfor alanlarını ve zihinsel güvenliklerini de masaya yatırmıştır. İmam Gazâlî’nin bu yönü, onu sadece bir eleştirmen değil; aynı zamanda kendine karşı dürüst bir arayıcı kılar.
Zira insan, sırf doğduğu ya da dâhil olduğu bir çevre öyle inanıyor diye, bu kabulleri sorgusuzca benimsediğinde hakikate değil, çoğu zaman taklide yönelir. Bu durum yalnızca “ötekilerin” değil, çoğu zaman bizim de içine düştüğümüz bir zaaf hâlidir. Bu sorgulama süreci bize şunları hatırlatır:
Alışkanlıklar her zaman sadakat değildir.
Atanmak liyakat anlamına gelmeyebilir.
Zihinsel alışkanlıklar itaatle karıştırılabilir.
Sessizlik her zaman rıza değildir.
Korku, hürmet kisvesi altında sunulabilir.
Ve belki de en zor kabul edileni: Hakikat miras değil, arayıştır.
Peki, bir makam elde etmek, bir statü ya da ünvana sahip olmak insanı Allah’a daha yakın kılar mı?
Eğer öyle olsaydı, İmam Gazâlî ünvanlarını, şöhretini ve merkezî konumunu geride bırakıp uzun bir yalnızlık ve belirsizlik sürecine girer miydi?
Yoksa sorun makamın varlığında değil; ona yüklediğimiz anlamda mı başlar?
Aslında mesele çoğu zaman makamın kendisi değildir. Makam, adaleti tesis etmek ve hakikati ikame etmek için bir imkân da olabilir. Ancak bu imkân, kişinin elinde bir sorumluluk alanı olmaktan çıkıp, onu eleştiriden ve yüzleşmeden koruyan bir zırha dönüştüğünde tehlike başlar. Burada sorun yalnızca “makam sahipleri” değil; hepimizin, imkânlarımızı ve rollerimizi hakikatin yerine koyma potansiyelidir.
Üstelik her makam dünyevî anlamda konfor üretmez. Bazıları zahmet, yalnızlık ve ağır bedeller içerir. Fakat insanın egosu, rahatlığı her zaman maddede aramaz; bazen üstünlük hissinde, merkezde olma duygusunda ve sorgulanamazlık zırhında bulur. Böyle durumlarda zahmet bile, fark edilmeden psikolojik bir konfor alanına dönüşebilir. Bu noktada mesele artık fedakârlık değil; fedakârlık üzerinden inşa edilen görünmez bir ayrıcalıktır.
İnsanların bir kısmı gerçekten öğrenmek için okur, gelişir ve çabalar. Ancak inkâr edilemeyecek bir başka gerçek de şudur: Zaman zaman bilgi ve gelişim, hakikate yaklaşmak için değil; mevcut konumu korumak, statüyü tahkim etmek ve meşruiyeti pekiştirmek için araçsallaştırılabilir. Sorun çabanın kendisinde değil; yöneldiği niyette başlar. Çünkü hakikat, insanı çoğu zaman konforundan eder; oysa statü, fedakârlık görüntüsü altında bile egoya bir güvenlik alanı vaat edebilir.
Makam sahibi ya da sadece “doğru yerde durduğuna inanan” kişi zekâsını ve konumunu mutlaklaştırdığında, farkında olmadan kurumsal veya zihinsel bir “taklit düzeni” inşa eder. Bu düzende seçilmiş olanlar çoğu zaman layık oldukları için değil, sadece sadık oldukları için o koltuklara yerleşirler. Zira hayatı ve zihinsel dünyası çorak olanlar için bu sadakat onlara başka türlü elde edemeyecekleri “önemli biri olma” ve varoluşsal bir sığınak sağlar.
Bu durumun dinî alandaki yansıması daha da derindir. Akıl devre dışı bırakıldığında, inanç derinliğini kaybeder ve şekilciliğe indirgenir. Ancak burada da dikkatli olmak gerekir: Aklı merkeze aldığını düşünen kişi de, kendi sorgulayıcı kimliğini yeni bir üstünlük alanına dönüştürebilir. “Ben sorguluyorum” iddiası, fark edilmediğinde yeni bir dokunulmazlık üretir.
Köşe yazısının çizdiği çerçeve, bu arayışın şimdilik burada durmasını; devamının ise haftaya kalmasını gerektiriyor.