İman olmadan akıl nasıl dizginlenebilir?
Akıl olmadan ise neye, neden ve niçin inanmamız gerektiğini nasıl bilebiliriz?
Bugün özellikle sosyal medyada, adeta bir “hurafe otomatı” gibi çalışarak rüyalar ve akla ziyan menkıbeler anlatıp yeni kutsallar üretme yarışına giren hesaplar ve bu hurafelere insanların sorgulamadan inanması karşısında sıkça şu soruları sorarız:
“Bunlarda hiç mi akıl yok?”
“İnsanlar böyle şeylere nasıl inanıyor?”
Çoğu zaman, farkında olmadan iman ile aklı birlikte andığımızı gözden kaçırırız. Asıl sorun aklın yokluğu değil; rehbersiz bırakılmasıdır. Aklı tek başına mutlaklaştırmak ne kadar tehlikeliyse, onu tamamen devre dışı bırakmak da o kadar yıkıcıdır.
İşte bu noktada, İslam düşünce tarihinde sıkça karşı karşıya getirilen iki büyük isim karşımıza çıkar: İmam Gazali ve İbn Rüşd.
Bu iki isim arasındaki gerilim çoğu zaman bir “iman–akıl çatışması” gibi sunulmuştur. Oysa burada söz konusu olan, iki dev zihnin birbirine karşı verdiği bir mücadele değil; aynı hakikatin, iki farklı tehlikeye karşı savunulmasıdır. Asıl düello iman ile akıl arasında değil; bu iki nimeti silaha dönüştürerek insanı Allah’a kul olmaktan uzaklaştıran anlayışlarladır.
Her iki düşünür de yaşadıkları çağın siyasi, fikrî ve toplumsal çalkantıları içinde, kendi coğrafyalarının sorunlarına cevap aramışlardır. Burada unutulmaması gereken önemli bir gerçek vardır: Âlim, bilgiyi yalnızca aktaran değil; onu yaşadığı çağın şartları içinde yeniden konumlandırabilen kişidir.
Nitekim Abbasi halifesinin, “Muvatta’yı Kâbe’nin duvarına asalım ve tüm İslam coğrafyasında tek geçerli kanun yapalım” teklifine karşı İmam Malik’in: “Hayır. Çünkü her yerin kendine göre bir anlayışı, her sahabenin ulaştığı bir ilim vardır. İnsanları tek bir kalıba zorlarsan, dinin ruhunu öldürürsün.” Cevabı bu durumun özeti gibidir.
İmam Şatıbi’nin dediği gibi: ‘’Din, lafızlara değil; maksatlara dayanır.’’
Bu perspektiften bakıldığında, İmam Gazali’nin yaşadığı dönemde siyasi istikrarsızlıklar ve fikrî karmaşa zirveye ulaşmıştı. Felsefe, hakikati arama aracı olmaktan çıkma ve bazı çevrelerin elinde kendisini mutlak ölçü ilan eden bir otoriteye dönüşme riski taşıyordu. Gazali’nin itirazı aklın kendisine değil; sınırlarını unutan, kendisini hakikatin tek hâkimi ilan eden kibirli aklaydı.
İmam Gazali aklı tamamen dışlamamış; aksine onu vahyin rehberliğinde konumlandırmaya çalışmıştır. Karşı çıktığı akıl, adeta bir “tanrısallık kompleksi”ne kapılarak kendisini ölçüsüz bir otoriteye dönüştüren akıldı. Böyle bir aklın, tarih boyunca Firavun ve Nemrut misali zorbalar üretebileceğini görmüş ve buna set çekmek istemiştir.
İbn Rüşd ise aynı soruna bambaşka bir cepheden yaklaşmıştır. Onun yaşadığı coğrafya ve dönemde, özellikle Avrupa’da kilise merkezli din anlayışı aklı baskılayan, sorgulamayı tehlikeli gören bir otoriteye dönüşmüştü. İnsanlardan düşünmeden inanmaları bekleniyor; dinî yorumlar tartışılmaz doğrular hâline getiriliyordu. Bu anlayış, imanı hakikate ulaştıran bir yol olmaktan çıkarıp bir güç ve denetim aracına dönüştürmüştü.
İbn Rüşd, bu tecrübenin sonuçlarını yakından gören bir düşünür olarak, benzer bir tehlikenin İslam dünyasında da yaşanabileceği konusunda uyarıda bulunmuştur. Bu nedenle iman–akıl ilişkisini savunurken, aklı vahyin karşısına değil; onu doğru anlamanın vazgeçilmez bir aracı olarak konumlandırmıştır.
Onun asıl kaygısı, imanın bazı insanlar tarafından bir baskı ve tahakküm aracına dönüştürülmesidir. Aklı savunmasının temelinde, kör taklide ve düşüncesiz itaate karşı durma çabası vardır.
Bu açıdan bakıldığında, İmam Gazali ve İbn Rüşd aslında aynı hakikati iki farklı uçtan korumaya çalışmışlardır:
Biri, aklı silah hâline getirmek isteyenlere karşı imanı savunmuş;
Diğeri, imanı silah hâline getirmek isteyenlere karşı aklı savunmuştur.
Peki, bu iki büyük zihnin karşı karşıya getirildiği fikrî ayrışma nereden doğmuştu?
Büyük ihtimalle İmam Gazali’nin “kibirli akla” sınır çizmesi, bazı çevrelerce “aklı dışlamak” şeklinde çarpıtılmış; buna karşılık İbn Rüşd’ün aklı savunan açıklamaları da bu yapay karşıtlığı derinleştirmek için kullanılmıştır. Böylece iman ile aklın birlikte var olabileceği fikri gölgelenmiş, insanlar bu iki büyük nimetten sadece birine mahkûm edilmek istenmiştir.
Sonuç olarak, bugün hurafelerin, dogmatizmin ve sorgusuz kabullerin bu denli yaygın olduğu bir çağda, ne sadece akla ne de sadece taklidi imana tutunmak yeterlidir. İhtiyacımız olan şey; imanla aydınlanan bir akıl ve akılla derinleşen bir imandır. Ancak bu denge kurulduğunda, ne akıl kibir üretir ne de iman istismar edilir.