Uzun zamandır İmam Gazali’nin düşünsel krizini anlamaya çalışıyorum. Onun duyuların yanıltıcılığına, aklın sınırlarına ve taklidî bilginin kırılganlığına dair çözümlemeleri; yıllar içinde inşa ettiğim "kesin inançların" sandığım kadar sarsılmaz olmadığını gösterdi. Peki, "sağlam" dediğim o taşlar gerçekten sarsılmaz bir imanın parçası mıydı, yoksa sadece sorgulanmamış kabullerimden mi ibaretti?

Artık metinleri sadece bilgi biriktirmek için değil, kemikleşmiş inançlarımı tartmak için okuyacağım. Niyetimi, inancımı, alışkanlıklarımı ve hakikat sandıklarımı tahlil etmek için o neşteri kendime vuruyorum. Masada yatan da benim, teşhisi duymaktan korkan da... İnancımın dokusu gerçekten sağlam mı, yoksa sadece alışkanlıkların ayakta tuttuğu bir yapı mı? Savunduğum şey hakikat mi, yoksa sadece "bana ait" olduğu için kıymet verdiğim bir fikir mi?

Bu Ramazan, Kur'an-ı Kerim’i sadece huzur bulmak için değil, hesap vermek için açacağım. Ayetlerin üzerinden geçip gitmeyi değil; onların beni yoklamasına izin vermeyi isteyeceğim.

Bu düşünceler içindeyken, Bakara Suresi 260. ayetle sanki ilk kez karşılaşıyormuşum gibi sarsıldım. Kaçtığım sorunun tam da orada durduğunu fark ettim. Hz. İbrahim şöyle diyordu:

“Rabbim, ölüleri nasıl dirilttiğini bana göster.”

“İnanmadın mı?” hitabına verdiği cevap ise şuydu:

“İnandım; fakat kalbim mutmain olsun (yatışsın) diye.”

Bu cevapta beni sarsan şey bir meydan okuma değil, insanın hakikat karşısındaki o muazzam savunmasızlığı/kırılganlığıydı. İman etmiş bir peygamber bile “Nasıl?” diye sorabiliyordu ve Kâinatın Rabbi bu soruyu bir tehdit olarak görmüyor; aksine bir terbiye vesilesine dönüştürüyor.

Peki, biz neden sınırlı ve ödünç alınmış bilgilerimize yönelen en küçük itirazda pençelerimizi çıkarıyoruz?

Neden bir eleştiriyi, hakikati birlikte arama imkânı olarak değil de varlığımıza yapılmış bir saldırı gibi algılıyoruz?

Burada kendi savunma mekanizmalarımı fark ettim: Bana yönelen bir itirazda neden geriliyorum? Belki de çoğu zaman hakikatin değil, sadece kendi haklılığımın peşindeyim. Haklı kalmak istiyorum; yanlışlanmayı göze almak değil. Tartışmalarda geri adım atmak zor geliyor; çünkü o adımın kimliğimden bir parça koparacağını sanıyorum.

Tevazu meselesi tam da burada düğümleniyor. Mütevazı görünmenin, gerçekten mütevazı olmaktan çok daha kolay olduğunu fark ediyorum. “Hiçim” derken bile içten içe alkış bekliyorsam, o söz incelmiş bir iddiaya dönüşüyor. Eleştiri karşısında içimde yükselen huzursuzluk ise tam olarak nereden kırıldığımı ele veriyor. Demek ki çoğu zaman korumaya çalıştığım şey iman değil; yalnızca kendime dair inşa ettiğim bir “imaj”.

Kendime şu soruları sormadan ilerleyemeyeceğimi görüyorum:

Hakikati mi arıyorum, yoksa zihinsel konforumu mu korumaya çalışıyorum?

Soru sormaya gerçekten açık mıyım, yoksa sadece "soru soran biri" gibi görünmeyi mi seviyorum?

İnancımın sarsılma ihtimalini dürüstçe kabul edebilir miyim?

Ve en zor soru: Kalbim tam olarak yatışmasa da yürümeye devam edecek miyim?

Belki de asıl diriliş; ölülerin nasıl diriltildiğini görmekte değil, içimde zamanla körelmiş olan hakikat arzusunun yeniden canlanmasındadır.

Bu Ramazan da okumaya devam edeceğim. Ama artık kendimi haklı çıkarmak için değil; "haksız çıkmaya" tahammül edebilmek için.