Kendi doğrularını hakikat zannetmek, sadece makam sahiplerinin değil; eleştirenlerin de düşebileceği bir tuzaktır. Böyle ortamlarda itaat erdem, eleştiri tehdit olarak algılanır ya da tam tersi şekilde, her aidiyet körlük, her bağlılık küçümsenen bir zaaf olarak sunulur. Her iki uçta da hakikat zarar görür. Kurum veya yapı ayakta kalabilir; birey kendini özgür sanabilir. Ama düşünce canlılığını yitirir. Geriye ya düşünen ama sorumluluk almayan ya da işleyen ama düşünmeyen bir yapı kalır.

Eleştiriyi dışlayan her bilinç, zamanla hakikatin değil, kendi egosunun sözcüsü hâline gelir.

Bu noktada korkulan şey çoğu zaman hakikatin kendisi değildir. Asıl korku, hakikatin insanın elinden alabileceği unvan, aidiyet ve güvenlik hissidir. Daha derinde ise, kişinin kendini “özel”, “seçilmiş” ya da “farkında olan” biri olarak konumlandırdığı dar zihinsel dünyanın yıkılması korkusu vardır. Bu korku, bazen makamı savunur; bazen de eleştiriyi kutsallaştırır.

Peki, şüphe duymak gerçekten bu kadar korkutucu mudur?

Yoksa asıl korku, alışkanlıklarla kutsadığımız o “kutsal kabuğun” çatlaması mıdır?

Ve daha zor bir soru: Şüpheyi savunurken, onu da bir kimlik ve üstünlük zırhına dönüştürüyor olabilir miyiz?

İmam Gazâlî’ye göre hakikate ulaşmanın yolu, taklidi terk edip tahkike yönelmekten geçer. Ancak o, şüpheyi bir hedef değil; sahte kesinlikleri kıran bir araç olarak görür. İnsanı sürekli belirsizlikte tutan değil; hakiki bilgiye ulaştıran bir eşik olarak. Eleştiriden muaf tutulan her fikir zamanla donar; ama eleştiriyi kutsallaştıran her zihin de yönünü kaybedebilir. Kabuğu kutsallaştırmak içeriği öldürdüğü gibi, kabuğu tamamen yok saymak da anlamı savurur.

Vahyi merkeze alarak, tıpkı Gazâlî’nin yaptığı gibi, içinde doğduğumuz zihinsel dünyayı sorgulamadan hakikate ulaşmak mümkün değildir. Ancak bu sorgulama, başkalarının makamını yıkarken kendi konforumuzu inşa etmeye başladığında anlamını yitirir. Gerçek bir dervişlik ya da entelektüel dürüstlük, yalnızca başkalarının değil; kişinin kendi makamını, sıfatlarını, doğrularını ve hatta “hakikat arayıcısı” kimliğini de hakikatin ateşinde yakabilme cesaretidir.

Öyle ya vahiy, tarihte hiçbir zaman konforlu düzenlerin bekçisi olmamıştır. Vahiy geldiği her yerde önce yerleşik kesinlikleri, sorgulanamaz kabulleri ve kutsallaştırılmış insan sözlerini rahatsız etmiştir. Peygamberlerin en büyük “suçu”, mevcut düzenleri sorgulamalarıydı; sessizce uyum sağlamaları değil.

Bütün bunlardan yola çıkarak şunu rahatlıkla söyleyebiliriz ki İmam Gazâlî'nin bu cesareti, sadece kişisel bir özgürleşme değil, hakikate ulaşmak adına yaptığı büyük bir devrimdi. İmam Gazâlî’den sonra İslam düşüncesinde hakikat, yalnızca aktarılacak bir miras değil; tahkikle yeniden inşa edilecek bir sorumluluk olarak konuşulmaya başlandı. Bu yüzden onun etkisi, bir isimden ziyade bir eşik olarak anıldı.

O hâlde kendimize yöneltmemiz gereken soru yalnızca başkalarına dair değildir:

Savunduğumuz şey hakikatin kendisi mi; yoksa hakikatin bize sağladığı konforlu aidiyet, üstünlük ya da güvenlik hissi mi?