NATO’nun, AB’nin ve BM’nin dostumuz olmadığından, hatta karşı yakada olduğundan haberdar olduğumuzu, bizimle siyonist işgal veya haçlı ittifakı içinde olanlar arasında çıkacak her sorunda, haklılığımıza bakmadan hemen karşı tarafın destekçisi olacaklarını bildiğimizi anlatmaya gerek yok. Herkesin bildiğini anlatmak anlamsızdır çünkü.
Peki bunca oyun niye? Neden dış ulusları kontrol altına almak için yazdıkları ve asla kendilerini bağlamayan kurallarına biz bu düzeyde bağlıyız? Neden onlara bağımlıyız? Onlar için neden kendimizi, “dostlarımız”, “müttefiklerimiz” gibi inanmadığımız beyanlar vermek zorundaymışız gibi görüyoruz? Bu söylemlerin gerçeğin kendisi olmadığı, siyasi bir taktik olarak sadece söylemde kullanıldığı kabulünde bile, aslında bu sözlerin bu düzeyde tekrarı, zafiyetimizin ikrarı olmuyor mu?
Çünkü NATO, AB ve BM içindeki hakim güçler de bizim onların dostlarımız olmadıklarının bilincinde olduğumuzu biliyorlar. Yani onlara “dostlarımız”, “müttefiklerimiz” derken, onları gerçekten “dost” ve “müttefik” görmediğimizi anlamayacak kadar aptal değiller. Öyleyse bu durumda, bu cümleleri her kullandığımızda bunun güçsüzlüğümüzden, çaresizliğimizden hatta biraz daha ileri götürürsek korkaklığımızdan kaynaklandığını düşünmeyecekler mi? Bu dil, zayıflığımızın kabulü olarak okunmayacak mı? Sonuçta gördüğümüz kadarıyla güç, liderleri oldukça patavatsız ama aynı anda gerçekten düşündüğünün önemli kısmını özgürce söyleyebilen kılıyor. Biz birbirlerini rakip ve düşman görenlerden hangisinin diğerini alttan alıp övgü yağdırdığına bakarak, aciz olan tarafı anlamaya çalışıyoruz artık! Evet, maalesef böyle bir şeye dönüştük.
Siyaset, böyle mi yapılmak zorunda? Çağ siyasi anlayışında, halk için yapıldığına inanılan siyasette, halkın hiçbir şeyden haberinin olmaması mı gerekiyor? Çünkü her şey sadece halktan gizleniyor. Öyle ki siyasetçiler, rol içinde rol yapma becerilerini en büyük başarıları olarak görüyorlar artık.
Herkes birbirini kandırmaya çalışıyor. Karşısındaki siyasetçiye “Kardeşim!” diyen bir siyasetçinin samimiyetine asla güvenilmiyor. “Kardeşim” diyen, “kardeşim!” demiyor. Kendisine “Kardeşim!” denilen siyasetçi de aslında kardeş gibi görülmediğinin farkında. Aynı anda “Kardeşim!” diyen, “kardeşim” denilenin aslında kendisine inanmadığından da haberdar. Bu içten hesaplar ardı sıra sürüp gidiyor ama bu arada “kardeşim!” benzeri laflar etrafta uçuşmaya devam ediyor! Bir de aynı siyasetçiler dönüp, bu siyasi iklimi izleyen halklarından, dürüst birer vatandaş olmalarını bekliyorlar! Bu düzey bir çelişki mümkün mü?
NATO’yu seyrederken söylenecek o kadar çok çelişki birikiyor ki sıra hakikatleri dile getirmeye asla gelmiyor. Ama bu sefer çok bilinir hakikatleri çok iyi bilenlere anlatmaya gerek yok demeyeceğiz. Soracağız. Komşularımızın ve kardeşlerimizin acısı ve yası hiç mi aklımıza gelmedi? Gazze Soykırımı’nın söylemde bile nasıl bu kadar üstü kapatılabilir hale getirildi? Pedofili, 168 körpecik kız çocuğunun katili, Afganistan'da, Gazze'de, Irak’ta, Suriye’de, İran’da ve daha birçok yerde milyonlarca kardeşimizin katili birinin, hangi gizli siyasi hesaplar için olursa olsun, bu hitaplar ve bu düzeyde bir değerle karşılanıyor oluşu, yüreğimizi hiç mi sızlatmadı? Böyle yürek mi olurmuş!
Anlıyoruz ki siyasilerin halkın talepleri diye bir derdi yoktur. Kendi talepleri ve kendi taleplerine doğru algılarla yönlendirecekleri halkın, yönlendirilmiş talepleri vardır.
Halka, “biz dışarıya karşı duygusal değil, reel siyaset yapmak zorundayız, onun için Gazze’siz konuşuyoruz!” deniliyorsa “inşallah doğrudur!” diyoruz. Aynı anda Gazze Soykırımı’na içerdeki destek söylemlerinin düzeyi hakkında dış güçlere; “halkın nabzını kontrol altında tutmak için yapıyoruz!” deniliyorsa, bu “inşallah siyasetendir!” diye umuyoruz. Ama yine umuyoruz ki bu siyaset aslında, “dışarıya karşı siyaset yapıyoruz siyasetiyle içe karşı yapılan bir siyasi hamle” olmasın. Sonuçta böyle güvensiz olduysak, siyasettendir!