Son yıllarda yapay zekânın sürekli gelişiminden duyulan bir korku hâkim. İnsanlık, kendi elleriyle ürettiği metal yığınlarının ve kod satırlarının bir gün canlanıp kendisini yok edeceğinden ciddi bir şekilde endişeleniyor. Teknolojinin geldiği aşamaya bakıldığında bu korkuya hak vermemek elde değil.
Oysa asıl tehlikeyi tamamen ıskalıyoruz. Gözlerimizi çevirmemiz gereken yer laboratuvarlardaki çipler mi olmalı yoksa sokaktaki, aynadaki, içimizdeki kriz mi? Doğru soruyu sormak zorundayız: “Bizler, dijital kodlarla üretilen yapay zekâdan mı korkmalıyız, yoksa ruhu boşaltılmış, ahlaki kodları silinmiş, inanç zafiyetiyle malul hale gelmiş yapay insandan mı?”
Bugün insanlık, modernleşme ya da küreselleşme adı verilen, ama aslında büyük bir manevi erozyondan başka bir şey olmayan devasa bir kaosun tam ortasındadır. Bu kaosun mimarının yapay zekâ olmadığını; bilakis kalbini kaybetmiş, değer yargılarını yitirmiş, etten ve kemikten yapay insanlar olduğunu kabul etmeliyiz.
Yapay insan, bir fabrikada dijital kodlar yüklenerek üretilmez. O, menfaatini her şeyin üstünde tuttuğunda, empati yeteneğini kaybettiğinde, hırslarının esiri olduğunda ve en önemlisi Yaratıcısı ile olan bağını kopardığında ortaya çıkar. Günümüz insanının içine düştüğü en büyük tehlike, inanç zafiyetidir. İnanç, sadece ritüellerden ibaret bir kabuk haline geldiğinde, insanı kötülükten alıkoyan o muazzam kalkan kırılır.
Kur’an’ın "Karada ve denizde fesat çıktı. Bu, insanların kendi elleriyle yaptıkları yüzündendir." (Rum: 41) hükmü, bugün bütün açıklığıyla karşımızda durmaktadır.
Bugün dünyayı saran adaletsizlik, gözümüzün önünde Gazze’de yaşanan felaket ve soykırım, çevre katliamları, bitmek bilmeyen savaşlar ve sömürü düzeni, algoritmaların bir hatası değildir. Bu, kalbi kararan, haddini aşmada sınır tanımayan insanın eseridir. İnsan, yeryüzünün halifesi olma şerefini ve sorumluluğunu unutup nefsinin kölesi olduğunda, yapay zekânın üretebileceği en tehlikeli virüsten daha yıkıcı bir güce dönüşür.
Günümüz dünyasındaki kaosun temel sebebi, ahlaki değerlerin göreceli hale getirilerek içinin boşaltılmasıdır. Doğruluk, dürüstlük, emanete sadakat ve merhamet gibi insanı insan yapan erdemler, yerini acımasız bir bencillik ve menfaatçiliğe bırakmıştır.
Eğer bir toplumda ahlaki erozyon görmezden geliniyorsa, orada sosyal ilişkiler ve insani münasebetler yıkıma uğrar. Komşusunun açlığından habersiz, mazlumun çığlığına sağır, sadece kendi konforunu düşünen bireylerden oluşan bir toplum, biyolojik olarak canlı olsa da ruhen yapay ve mekanik bir toplum haline gelmiş olur. Robotların dünyayı istila etmesini korku içinde beklemeye gerek yok; merhametini kaybeden insanlık, zaten kendi eliyle hazırladığı kıyametine doğru adım adım yaklaşıyor.
Yapay zekâ, algoritmalarla hareket eder ve sadece kendisine verilen mantık silsilesiyle karar verir. Oysa inanç zafiyeti yaşayan insan, hırsları uğruna bilerek ve isteyerek kötülük üretebilir. Silah sanayiine milyarlarca dolar yatırıp, açlıktan ölen çocukları izleyen, enkaza çevrilen Gazze’yi görmezden gelen, soykırıma gözlerini yuman bir dünya düzeni, yapay zekânın değil, bu gafil insanın taşlaşmış vicdanının ürünüdür.
Korkularımızı doğru yere yönlendirmeliyiz. Siber saldırılardan, işimizi elimizden alacak robotlardan ziyade; adaleti, sevgiyi, saygıyı ve kul hakkını koruma refleksini kaybetmiş nesiller yetiştirmekten korkmalıyız. Teknoloji ne kadar ilerlerse ilerlesin, o teknolojiyi kullanan elin ve aklın arkasındaki ruh temiz kalmadığı müddetçe insanlık felakete sürüklenmeye mahkûmdur.
Unutmayalım: Yapay zekâ en fazla dünyadaki işleyişi değiştirir; ama yapay insan dünyayı yaşanmaz bir cehenneme çevirir. Kendimizi ve nesillerimizi yapaylaşmaktan korumak, bu çağın en büyük cihadıdır.
Ve yine unutmayalım: “Bir baba, çocuğuna güzel ahlaktan daha üstün bir miras bırakamaz.” (Tirmizî, Birr, 33)