Bazı acılar sadece can almakla kalmaz; insanlığın aynasını da kırar.
Gazze, uzun zamandır sadece bombaların düştüğü bir şehir olmaktan çıkıp vicdanların sınandığı bir coğrafyanın adına dönüştü. Orada yaşanan yıkımın binalardan daha çok insanlığın adalet iddiası, hukuk söylemi ve merhamet tasavvuru olduğunu söylemek iddialı bir cümle olmaz.
Çünkü Gazze’deki soykırım, yıkım, açlık ve ölümler bütün hızıyla devam ederken gündemimizi başka şeyler meşgul etmeye başladı ve Gazze vicdanlarımızdan da sessiz sedasız bir şekilde düştü.
Çağımız ne yazık ki yaygın kötülükler çağına dönüştü, ama sorun bununla sınırlı değil. Asıl sorun, iyiliğin giderek mevzi kaybetmesidir. Gazze’de yaşanan zulmün yaygınlığı ile buna tepki gösterenlerin yorgunluk göstermesi bu sözü doğrular niteliktedir. Ekranları dolduran bir yıkımı, ancak haber müddeti içinde hissetmeye çalışıyoruz. Bir saat önce yüreğimizi dağlayan Gazzeli bir çocuğun yüzü, bir saat sonra sonsuz bir dijital akışın içinde sessizce kayboluyor.
Oysa değişen ekran görüntüleri, bombaların sesini kısmıyor. Çocukları bağrına alan toprak hâlâ aynı toprak… Gökyüzündeki uçak homurtuları ile bomba sesleri kulakları sağır etmeye devam ediyor… Anneler, aynı acıyla yavrularının ardından gözyaşı döküyor…
Değişen ne peki? Değişen, acıya gözlerini kapatan dünyanın vurdumduymazlığıdır. Acıyı görmezden gelmek, dünyanın daha çok işine geliyor. İnsanlık, çığlıklara kulak tıkayarak kendisini kandırıyor.
Bugün Gazze'de halen yaşananlar, bir savaş olmaktan çıkıp insanlık vicdanının entübe edildiği bir zaman dilimine dönüştü.
Enkazdan çıkarılan küçücük bedenler bir tarafta dururken, diğer tarafta uluslararası hukuktan, insan haklarından ve evrensel değerlerden söz eden bir dünya inandırıcılığını çoktan yitirdi. Koca koca adamların ettiği büyük büyük lafların hiçbiri, bir çocuğun gözlerindeki korkuyu gideremiyor. Kelimeler anlamını çoktan yitirdi, ama acılar her geçen an büyümeye devam ediyor…
İnsanlık, kendisinden daha hızlı düşünen beyinler üretmeye başladı, ama medeniyet dediğimiz şey bu değil. Zalimin karşısında, mazlumun yanında duramayan; güçsüzün hakkını koruyamayan, adaleti ayakta tutamayan hiçbir uygarlığın medeniyetten söz etme hakkı yoktur.
Elbette çuvaldızı medeni olduğunu iddia eden dünyaya batırırken, kendimize de iğne batırmayı ihmal etmeyelim. Asıl soru şu:
“Biz ne yaptık ve ne yapıyoruz? İlk günlerde gözyaşlarımız vicdanlarımızı kanatırken, bugün aynı sarsıntıyı hissedebiliyor muyuz? Dünyanın unutma hastalığına biz de mi yakalandık yoksa? Eğer öyleyse, aynı ihanetin içinde değil miyiz?” Unutmanın, bazen sessiz bir ihanete denk geldiğini unutmayalım.
Müslüman kardeşinin acısına alışan, zamanla merhametini kaybeder. Her alışılan zulüm, kalbin biraz daha katılaşması demektir çünkü. Her görmezden gelinen haksızlık, adalet duygusundan kopan yeni bir parçadır. Ağlayan çocukların sesi bizi uyandıramıyorsa, yıkılan şehirlerin dumanı gözlerimizi yaşartamıyorsa neden yaşıyoruz?
Bugün Gazze için yapılabileceklerin sınırları elbette herkes için aynı değildir. Kiminin imkânı dua etmek, kimininki yardım ulaştırmaktır. Kimininki hakikati yazmak, kimininki ise çevresinde bu bilinci canlı tutmaktır. Fakat yapılabilecek bir şey varken hiçbir şey yapmamak, zamanla insanın kendi vicdanını da katılaştırır.
Tarih, zalimleri elbette yazacaktır. Fakat tarihin yazmaktan utandığı yalnızca zalimler değildir. Zulme seyirci kalanlar, kanıksayanlar ve daha kötüsü unutanlar da bir utanç olarak o sayfalardaki yerlerini alacaklardır.
Bir gün bombalar susacak, dumanlar dağılacak, enkazlar kaldırılacak, yeni binalar yükselecek, yeni yollar açılacak, çocuk sesleri yeniden sokaklara karışacaktır elbet. Çünkü yaşam, bütün yıkımlara rağmen yeniden filizlenmenin yolunu bulur.
Fakat insanlığın vicdanı entübeden çıkmazsa, geriye inşa edilmiş şehirler değil, yıkılmış bir medeniyet kalacaktır.