Modern çağın insanı hiç olmadığı kadar manevi buhranlarla karşı karşıya, ruhu hiç olmadığı kadar maddenin esir edici soğuk duvarları arasında sıkışmakta, bedeni hiç olmadığı kadar kalabalıklar arasında kaybolmuş durumda… Teknolojinin baş döndürücü gelişimi, şehirlerin önlenemez büyümesi, imkânların akıl almaz artışı… Güya hepsi insana hizmet için var, ama görünen gerçek tam tersi istikamette ilerledi… Tüm bu gelişmeler, insanın ruhunu daralttı, maneviyatını köreltti, maddiyata esir hale getirdi. Bundan dolayı haksızlıklar çoğaldı, ahlâk çöktü, aileler dağıldı, merhamet azaldı. Fuhşiyat sıradanlaştı, haramlar normalleşti, kötülükler alenileşti. İnsanlık bugün sadece ekonomik ya da siyasi bir kriz yaşamıyor; en büyük krizini insan olma ya da insan kalma alanında yaşıyor.

İnsanı insan yapan, onun inancı, inancı doğrultusunda yaşaması, inancının belirlediği çerçeve içinde kalabilmesi yani manevi değerlere bağlılığıdır. Bu bağın en görünür olanı ise namazdır.

Namaz; insanın Rabbiyle kurduğu en sağlam bağın adıdır. Kulun, günde en az beş defa dünya kirinden arınıp Allah’ın huzurunda yeniden dirilmesidir. Bu yüzden İslam’da namazın yeri başka hiçbir ibadetle kıyaslanamaz. Bundandır ki Peygamber Efendimiz (sav), namaz için, “dinin direği” tanımlaması yapmıştır.

Direği çöken bir çadır nasıl ayakta kalamazsa, namazı çöken bir din anlayışı da uzun süre ayakta kalamaz. Bugün nice insan kendisini Müslüman olarak tanımladığı hâlde hayatında namaz yoktur. Nice evlerde Kur’an vardır, ama secde yoktur. Nice dillerde iman vardır, ama Allah’a yönelen bir alın yoktur. Böyle bir toplumda ahlâkın korunmasını beklemek mümkün değildir.

Yüce Allah, “Şüphesiz namaz, insanı hayasızlıktan ve kötülükten alıkoyar.” (Ankebût, 45) diye buyurmak suretiyle namazın sadece bireysel bir ibadet olmadığını; aynı zamanda toplumu ıslah eden ilahî bir eğitim olduğunu beyan etmiştir. Gerçek manada kılınan bir namaz, insanın gözünü haramdan, dilini yalandan, elini zulümden, kalbini kibirden korur. Secdeye kapanan bir insanın zalimleşmesi kolay değildir. Allah’ın huzurunda hesap verdiğini hisseden bir insanın kul hakkını rahatça çiğnemesi mümkün değildir.

Bugün sokakların kirlenmesi, ailelerin çökmesi, gençliğin savrulması, faiz ve haramın hayatı kuşatması, ahlâksızlığın yaygınlaşması, haramların alenileşmesi, adaletsizliğin çoğalması, merhametin kaybolması tesadüf değildir. Tüm bunların en büyük sebebi, insanların namazla arasının açılması ya da ruhundan izole, huşudan uzak ve şuurdan yoksun bir namazla yetinmesidir.

Oysa namaz; huşudur, teslimiyettir, kulluktur, Allah’ı hissetmektir. İnsanı değiştirmeyen bir namaz, şekil olarak vardır, ama ruh olarak eksiktir.

Namazın fert üzerindeki etkisi kadar toplum üzerindeki etkisi de büyüktür. Namaz kılan bir toplumda emanet duygusu gelişir, kul hakkı korunur, ahlâk kuvvetlenir, aile bağları güçlenir. Camiler sadece ibadet mekânı değil; kardeşliğin, merhametin ve birlik ruhunun merkezleri hâline gelir.

Çünkü namaz, ümmeti aynı safta buluşturur. Zengini fakirin, amiri memurun, siyahı da beyazın yanında omuz omuza dizdirir. Böyle bir ibadet, toplumsal adaletin ve kardeşliğin en büyük eğitimidir.

Bugün yeniden dirilişe ihtiyacımız varsa, ki vardır, bunun yolu önce secdeyi diriltmekten geçer. Evlerimize namazı geri getirmeden huzuru geri getiremeyiz. Çocuklarımıza namaz sevgisini öğretmeden ahlâklı bir nesil yetiştiremeyiz. Camileri doldurmadan kalpleri dolduramayız.

Bu ümmetin yeniden ayağa kalkması için daha fazla teknolojiden önce, daha fazla secdeye ihtiyacı vardır. Daha fazla gösterişten önce, daha fazla huşuya… Daha fazla slogandan önce, sabah namazında Allah’a yönelen yüreklere ihtiyaç vardır.

Zira secdesini kaybeden toplumlar, yönünü de kaybeder. Ama secdeyi yeniden bulanlar, Allah’ın izniyle yeniden dirilirler.