İslam ümmeti, keyfiyetini kaybedip sadece kemiyetten ibaret kaldığından beri her türlü baskı, zulüm, katliam ve soykırımla, toprak işgaliyle, kutsallarına saldırılarla; ırz, iffet ve namusuna el uzatmalarla, haysiyet ve onurunun ayaklar altına alınmasıyla karşılaşmadığı gün yok gibidir.

Tüm bunlardan geriye kalabalık, ama dağınık; öfkeli, ama etkisiz bir ümmet kalmıştır.

Öyle ki İslam düşmanları tarafından başımıza gelen her türlü zorbalığı ve zulmü içselleştirerek, kanıksayarak, alışarak, sıradan olaylar gibi görmeye başlayarak tepkisizleştik. Yanı başımızda yaşanan olaylara karşı çıkardığımız cılız seslerimiz bile kesildi. Artık milyarlarla ifade edilen ümmetin fertlerinde derin bir sessizlik var.

Ama bu, bildiğimiz sessizlik değil. Bu, konuşmayan dillerin değil; hissetmeyen kalplerin sessizliğidir.

Açılan bir ekranda, bir haber bülteninde, çevrilen bir gazete sayfasında neredeyse her saat her dakika benzer görüntüler düşüyor önümüze. Gazze’de bir baba, kucağında cansız çocuğunu taşıyor... Bir anne, enkazın başında sessizce toprağı eşeliyor... Bir şehir, gözlerimizin önünde yavaş yavaş yok oluyor…

Bakıyoruz… İzliyoruz… Belki bir hüzün kaplıyor yüreğimizi… Bir iç çekiş, bir beddua… Sonra mı? Geçiyoruz ve unutuyoruz. Ölümlere alışıyoruz çünkü… bu zulümler neden hep bize reva? Ağlayan, feryat eden neden hep biziz? Yağmur yerine bombalarla ıslanmak neden hep bize has? Sormuyoruz artık. Alıştık çünkü… Maalesef alıştırdılar bizi... Her gün biraz daha fazla… Her gün biraz daha derin…

İran’da bir gecede toprağa düşen 168 kız çocuğunun hikâyesi çıkıyor karşımıza… Daha çocuktu onlar… Saçlarına toka takacak yaşta, hayallerini defter kenarlarına çizecek kadar masumdular… Çantaları, kalemleri, başörtüleri kaldı geriye… Gözlerindeki korku, dudaklarında donup kalan bir cümle gibi sinerken üzerimize, yine izlemekle yetindik onları öylece…

Zalimler zulmetmeye devam ederken, bizim elimizden hiçbir şey gelmemesinin ağırlığı çöker üstümüze bazen… Geceleri uykumuzu kaçıran, içimize çöken o tarif edilemez sıkıntıyı yaşarız kendimizle baş başa kaldığımızda… Önümüze düşen o görüntüleri tersine çevirmek için bir şey yapamamanın, yapamayacak olmanın, sadece izlemek zorunda kalmanın utancı sarar benliğimizi… Bu utanç, belki de hâlâ insan kaldığımızın son işaretidir.

Şimdi kendimize şu soruyu sorup samimi bir şekilde cevap verelim: Gazze’de toprağa düşen o çocuklarla, Lübnan yollarında yürüyen o yaşlılarla, füzelerle hayatları alınan kız çocuklarıyla aramızda bir bağ kaldı mı hâlâ? Yoksa sadece izleyen; hisseden, ama harekete geçemeyen ve zamanla hissetmeyi de unutan bir kalabalığa mı dönüştük?

İslam ümmetinin felaketi, yaşadığı bu trajediler değil, çünkü ümmet daha önce Moğolların barbarlığını, Haçlıların vahşetini gördü, ama her defasında ayağa kalkmasını bildi. Bugün ümmetin yaşadığı en büyük felaket, yaşananları sadece izlemekle yetinmesi, zalimin zulmüne karşı hiçbir şey hissetmemeye başlaması, yeniden ayağa kalkmayı aklından geçirmemesidir.

Son iki asırdır değiştik, özümüzden uzaklaştık, bizi biz yapan kodlarımızdan ayrıldık… Daha az üzülür olduk mesela… Daha az öfkeleniyoruz artık zalime karşı… Daha az görüyoruz kardeşimizin başına gelenleri…

Oysa; “Müminler, birbirlerini sevmede, birbirlerine merhamet ve şefkat göstermede, tıpkı bir organı rahatsızlandığında diğer organları da uykusuzluk ve yüksek ateşle bu acıyı paylaşan bir bedene benzer.” Diye buyurmuştu Rahmet Peygamberi (sav).

Eğer Gazze’de ölen bir çocuk içimizi yeteri kadar sızlatmıyorsa… Masum çocukların parçalanması uykumuzu kaçırmıyorsa… Bir annenin feryadı kalbimize dokunmuyorsa… Mesele artık dünyanın zulmü değildir. Mesele, bedenimizdeki tüm organların işlevini yitirmesi, felç olmasıdır.