"Vakit nakittir" diyerek zamanı sadece harcanacak bir meta, alınıp satılacak bir mal haline getiren modern dünya, ne yazık ki elimizden en kıymetli hazinemizi; yani "an’ın bereketini" çalıp götürdü. Bugün hepimiz bir yerlere, bir şeylere yetişme telaşı içindeyiz. Ancak garip bir tezatla, her yere yetişmeye çalışırken aslında hiçbir yerde tam anlamıyla bulunamıyoruz. Telefonumuz elimizde dünyayı takip ederken, yanı başımızdaki evladımızın gözlerindeki o anlık ışıltıyı, eşimizin yorgun bir cümlesinin ardındaki sitemi ya da pencerenin önündeki bir kuşun cıvıltısını ıskalıyoruz. Zihnimiz sürekli bir sonraki adımın planıyla meşgulken, içinde bulunduğumuz an, elimizden kayıp giden bir kum tanesine dönüşüyor.

Teknolojinin bize zaman kazandırdığını sanıyoruz. Oysa kazandığımızı sandığımız o vakti, yine teknolojinin dipsiz kuyularında, sonsuz kaydırmalı ekranlarda kurban ediyoruz. Eskiden çamaşırın elde yıkanıp rüzgârda kurutulduğu, yemeğin odun ateşinde ağır ağır piştiği, en uzak yerlere bile yürüyerek gidildiği o yavaş günlerde, insanların birbirine ayıracak, hal hatır soracak, gönül alacak geniş zamanları vardı. Komşunun kapısı vaktim yok bahanesine kurban edilmez, bir bardak çayın buğusunda saatlerce süren samimi sohbetler demlenirdi. Şimdi her şey otomatik, her şey hızlı; fakat kimsenin kimseye, hatta kendine bile tahammülü kalmadı. Hızlandıkça ruhumuz geride kalıyor, koştukça menzilden uzaklaşıyoruz. Ruhun bu hıza yetişememesi ise modern çağın hastalığı olan o kronik yorgunluğu ve mutsuzluğu beraberinde getiriyor.

İslam inancında zaman, sadece akıp giden bir kum saati olarak görülmez; hesabı verilecek mukaddes bir emanet olarak kıymetlendirilir. Peygamber Efendimiz’in (sav) "İki nimet vardır ki insanların çoğu bunlar hakkında aldanmıştır: Sağlık ve boş vakit" uyarısı, tam da bugün düştüğümüz gafletin aynasıdır. Manevi literatürümüzde "vaktin oğlu" (ibnü’l-vakt) olmak diye bir tabir vardır. Bu, geçmişin pişmanlıklarına veya geleceğin kaygılarına hapsolmadan, yaşanılan zamanın hakkını vermek demektir. Bereket, çok işi dar bir araya sıkıştırmak değil; yapılan işe ruhunu, sevgini ve huzurunu katabilmektir. Bir çocuğu aceleyle susturmak yerine, dizine yatırıp gözlerinin içine bakarak dinlemek; sofraya sadece karın doyurmak için değil, muhabbeti taksim etmek maksadıyla oturmak, işte vaktin asıl bereketi buradadır. Sevgiyle yapılmayan her iş, zamanın sırtında bir yüktür; muhabbetle dokunulan her saniye ise bir ömre bedeldir.

Bizim kadim şehirlerimizin, özellikle de Surların gölgesinde, o vakur taşların arasında akan zamanın bir ruhu vardı. O taşlar bize "yavaşla" derdi, "bu dünya bir nefeslik duraktır, bu kadar telaş niye?" diye hatırlatırdı. Siyah bazalt taşların serinliğinde soluklanan eski insanlarımızın o sükûneti, aslında hayata karşı duruşlarının bir özetiydi. Modernitenin telaşına inat, hayatı biraz yavaşlatmak, aslında ruhumuza vereceğimiz en büyük şifadır. Bir işi bitirip diğerine saldırırcasına geçmek yerine, araya bir şükür molası sıkıştırmak ve nefes aldığımızı fark etmek bizi insan kılan değerleri hatırlatacaktır.

Hayat, sadece bir yere yetişme telaşı değildir ve olmamalıdır. Hayat, yolda olma nezaketidir. Gelin bu hafta, akreple yelkovanın kırbacından kendimizi azat edelim. Vaktimizi harcamak ya da daha doğru bir tabirle öldürmek yerine, onu sevdiklerimize ve yorgun düşen ruhumuza bir ikram diye sunarak ihya edelim. Unutmayalım ki kaçırdığımız o an, bir daha hiçbir saat kulesinde geri gelmeyecektir. Bereket, koştururken değil, durup fark ederken ve şükrederken kalbimize inecek bir sekinedir. Kendimize ve sevdiklerimize geç kalmadığımız bir hafta olması duasıyla...