عن انس رضي الله عنه قال كان ررسول الله صلي الله عليه وسلم احسن الناس خلقا

273. hadis: Enes (ra) şöyle demiştir; Allah Resulü (sav) insanların ahlakı en güzel olanı idi.”

İslam ahlakı: İsim tamlaması olan bu terkibin dinimizde bambaşka bir yeri vardır. Gerek Kur’an’da gerekse hadislerde bu konuya çok kuvvetli vurgular yapılmaktadır. Önce tanımına göz atalım. İslam ahlakı, Kur’an-ı Kerim ve Hz. Muhammed’in (sav) sünnetiyle şekillenen, inanç ve ibadetleri pratik hayata yansıtan, dürüstlük, adalet, merhamet ve alçak gönüllülük gibi değerleri merkeze alan kapsamlı bir yaşam tarzıdır.

Ahlakın kapsam alanı kişide oluşan bir kişisel sakinlik gibi dar manada ahlakı tanımlamak eksik ve o kadar da yanlış olur. Ahlakın Hulkiyet ile olan ilişkisi üzerinden baktığımızda yaratılış ve fıtrata en olgun ve uygun bir yaşam demektir. Ahlakın insan hayatı açısından hayatın her alanında olması gereken çok kapsayıcı bir kimlik ve kişilik kazandıran en medeni bir duruşu kapsayan şümullü bir yaşam demektir.

İslam’ın ahlaka bakışı şöyledir: Kur’an ve Sünnet temelli ilke ve prensipleri, hayatın her alanına hakim kılarak, yaşam boyu onu hayatın tüm pratiğinde sergileyen kamil bir yaşayış demektir. Bu yönüyle ahlakın iki üç dalda hayata yansıması lazım. Kişinin nefsine, topluma ve Yüce Allah’a karşı olmak üzere bu üç noktada paralel kılınmayan bir ahlak nakıs olur. Kişi bazen fıtraten sessiz ve zararsız bir yapıya sahip olduğu halde, insanlara karşı muamelesi iyi olmayabilir. Cimri, müsrif, sert insanlarla ilişkisi çok ilgisiz olabiliyor. Bu insan ahlakının güzelliği sadece kendi nefsine karşı ahlakı iyi olur. Diğer bir insan, kendi iç aleminde birinci şıkta anlatılan sessiz ve sakinliği ile nefsine karşı ahlaklı olduğu gibi, toplum içinde de cömert, yardımsever, adil, müşfik, adil ve merhametli… gibi güzel hasletlerle müzeyyen olduğu halde Yüce Allah’a karşı ibadet ve dini yaşayışta sakat veya nakıs ise buna da tam ahlaklı denilemez.

İslam’ın istediği kamil ahlak kendi nefsine karşı ahlaklı olduğu gibi, içinde bulunduğu toplumda insanlara karşı adil, dürüst, merhametli, cömert gibi vasıflarla birlikte Yüce Allah’a karşı ibadetlerini aksatmadan tam bir Müslüman’ın olması gereken performansında yaşamayı yakalayanın ahlakı, ahlak-ı “hasene” veya “kemale” olur.

Bu konuda tarihin en garip zamanını yaşıyoruz. Bu garipliklerden biri de bazen, Yüce Allah’a karşı ibadetlerinde kusur etmedikleri halde veya mensubu olduğu İslami camiadaki hizmetlerinde kusursuz davranıldığı halde ticaretinde, aile içinde veya siyasetinde ahlaken bir gavurdan daha beter bir yerde durulan ahlaki tezatlardır.

Biz, Vahiy ve Risalet’in on üç yılı olan Mekke’de iman ve ahlak konularının işlendiğini görüyoruz. Neden? Çünkü ahlak ile inanç iç içe olduğu için Yüce Allah İslam’ın temellerinin atıldığı Mekke’de inançlı ve ahlaklı bir toplum ihya etti. Ve bunun üzerine Medine İslam devleti ve bu devletin medeniyet değerlerini inşa etti. Yirmi üç yıllık İslam medeniyetinin on üç yılında daha çok inanç ve ahlakın nakşedilmesini biz muasır Müslümanlar olarak acaba ne kadar doğru anlamışız. Bizim hayatımızın aile, akraba, dost ve arkadaş gibi çevremizle olan ilişkilerimiz, sahip olduğumuz inanç ve ahlakımızın test yeridir.

Hasılı, evladımızın, kızımızın, damadımızın, gelinimizin, anne, baba, kaynana ve kayın baba, dava arkadaşımızın ve kapı komşumuzun bizimle bir sorunu olduğunda biz ahlaklı davranabiliyor muyuz? İbadetlerimizin testi de buradadır.