عن نعمان بن بشير رضي الله عنه قال: قال رسول الله صلي الله عليه وسلم: مثل المؤمنين في توادهم وتراحمهم وتعاطفهم ، مثل الجسد اذا اشتكي منه عضو تداعي له ساءر الجسد باسهر والحمي.

Numan B. Bişr(ra)’den rivayet edilir ki; Resulullah (sav) şöyle buyurmuştur: “Müminler birbirlerini sevmede, birbirlerine şefkat göstermede ve birbirlerini korumada bir vücuda benzerler. Vücudun bir organı rahatsızlandığında diğer organlar da uykusuzluk ve yüksek ateşte ona eşlik ederler.” (Riyazussalihin/112/ Buhari edep/ Müslim, Birr)

Müslümanlara şefkat ve merhametli olmak Kur’an’ın emridir. Hicr/88

Kur’an-ı Kerim bu konuya geniş yer verir. Hadis bize Müminler arasındaki alakayı ve bu manada durmaları gereken yeri belirtmektedir. Öyle ki, Mümin ve Müslim kelimeleri arasındaki farka da dikkatimizi çekerek bilhassa “Mümin” kelimesini zikrederek bu işi amel üzerinden değil de iman kardeşliği değerleri üzerinden ele almamızı emreder. Yani Müminlerin ortak iman noktasından hareket ederek bir vücut gibi durmayı tesis ediyor. Mezhep ve meşrep üzerinden değil.

Fıkıh ulemamız bu konuda çok ilginç bir tespitte bulunarak konuyu farklı bir ortama taşımışlar. Hadisimizde mesele, imani değerler sistemi bağlamında ele alınmıştır. Fakat iman ehli nasıl tespit edilecek? Fukahamız imanı, “ehli kıble” kıstası ile ortaya koymuşlar. Kıble ehli dinde kardeş kabul edilerek çok ilginç ve o kadar da muhteşem bir ölçü koymuşlar. Böylece “Ehl-i kıble dinde kardeştir tekfir edilemez” demişlerdir. Yani akaid konuları olsa bile dini bir meseleye farklı yorum getirmeyi dinden değil, ilimden kabul etmişler. Burası muhteşem olmuştur.

İslam’ın başka kıtalara taşınmasıyla dinin her konusu mecburen tartışmaya açılmıştır. Bu bir zorunluluktur. Bu durumda itikadi konular dahi farklı içtihatlara açık olmuştur. Mesela İmam Taftazani, akaid eserinde Eş’ari ve Maturidiler arasında akaid’de on dokuz konuda ihtilaf olduğunu tek tek yazar. Bu bağlamda bir akide meselesinde farklılıkları, birinin diğerini tekfir eden boyutuyla değil de farklı ilmi nokta olarak değerlendirmişler. Doğrusu da budur. Ve diğer mezheplerle de durum aynıdır. Kısacası fukahamız akaid konularına farklı bakmayı bile din farkı olarak değil de ilim üzerinden bakarak dinde bir zenginlik kabul etmişlerdir. Bu aziz İslam’ın genişliğini ve ulemanın da bu genişlikte meseleye bakışını göstermiştir. Ama ABD ve işgalci israilin İran’a saldırısını mezhep üzerinden okuyan bazı ilim ehlinin ne kadar dar ve sınırlı cılız bir ufka sahip olduğunu görüp çokça üzülüyoruz. İlim ve alim adına utanç vericidir.

İlim bir malzemedir. O malzeme kişiye ufuk açıcı olmuyorsa salt manada ilim sahibi olmak bir anlam ifade etmez. Onun için Kur’an-ı Kerim ilim ehlini bazen övmüş bazen de yermiştir. Böylece bazı ilim ehlinin eski kara patoz gibi elde ettiği ilim; hak ile batılı, dost ile düşmanı birbirinden ayırt ettirmiyor onlara. Elimizdeki ilim ile Kur’an’ın methettiği ilim ehlinden mi yoksa zemmettiği ilim ehlinden miyiz.? Veya hadislerde ulema-i amil mi yoksa, ulema-i su’ muyuz? Düşman bize açtığı savaşı mezhep üzerinden açmamışken bazı ilim ehli niçin mezhep üzerinden konuya yaklaşıyorlar ki? Anlamak mümkün değildir.

Düşman açık açık ümmeti hedef aldığını söylüyor. Biz niye ümmet değiliz? Rabbim istikametten ayırmasın. Günde kırk küsur “ihdinassiratel mustekim”i tekraren zikretmeyi bu manada anlamalıyız. Düşman attığı bombalarla mesken duvarlarımızı yıkabilir. Ama gönül dünyamızın duvarlarını yıkmamalı. Ümmeti birleştirmek alimin görevi. Alimler görev başına!