Ahlak, İslami hayatın tamamında yaşanması gereken en kıymetli insani bir karakterdir. Bu bağlamda ahlak bir medeniyet şahikası merdiveninin ilk basamağıdır. Bu anlamda Kur’an kıssalarına baktığımızda ilk Medine İslam devletinin ihyası, ahlaki durumları hikâyeler üzerinden zikredilen ibretlik kıssalarla Mekke’de inşa edildi. Ahlak, ferdin kemalinde etkili olduğu gibi, bir toplumun ihya ve inşasındaki temelin harcıdır. Mekke’de bir toplumun ıslahında ahlakın imanla beraber zikredilmesini asrın Müslümanları olarak bizlerin iyi anladığından emin değilim. Bireyin terbiye ve eğitiminde ahlak imandan hemen sonra geldiği gibi, bir toplumun kendi içi âlemi olan insani muamelatta ahlakın saf dışı etmesini Kur’an kabul etmemektedir. Yoksa Kur’an kıssalarının Mekke ortamında zikredilmesine nasıl bir mana yüklenebilir ki?

Mesela, Salihlerini putlaştırarak onların heykellerine tazim eden Nuh’un kavmini misal vermesini hakkıyla anlamlandıramayız. İçinde oturdukları evlerini zevkinden süslü püslü mimarilerle güzel yapmaya çalışan Ad kavmini doğru anlayamayız. Hiç ölmeyecekmiş gibi sağlam evler üzerinden rabbine bile meydan okuyan Semud kavminin bu hikayelerinden doğru bir istinbatta bulunamayız. Tüm ahlaksızlığın zirvesi olan homoseksüel Lut kavminden gereği gibi ibret almayı beceremeyiz. İktisadi açıdan çökmüş Hz. Şuayb’ın kavmi olan Medyen’i hayatımıza bakan yönüyle anlayamayız. Kitaplarına ilaveler yaparak bir kitap yerine bir sürü kitap ihdas eden Hristiyanları doğru anlayamayız. Ve her asrın en büyük belası olan gazaba mustehak Yahudilerin, kitaplarından işine gelmeyen ayetleri silip çıkarmalarına doğru mana veremeyiz.

Yani, Kur’an bu kıssaları İslam medeniyeti devletinin sıkıntılı günlerinde çokça zikretmesi üzerinden ahlaki meziyetleri hem metodolojik hem de mitolojik açıdan sahih bir düşünce ile iyi ta’lil etmemiz lazım. Eğer ahlak bir toplumun temelini oluşturan bir meziyet olmasaydı, Mekke döneminde sahabe aç, çıplak, yalın ayaklarla her gün Mekke müşrik yönetimi tarafından baskılar altında kıssaların onlarla ne alakası olabilir ki? Yani Musa-Firavun, İbrahim-Nemrut, Süleyman-Belkis ve Yusuf-Melik… gibi kıssaların vakti midir diye(hâşâ) sormazlar mı?

Kıssaların insanın üzerinde görülmesi gereken ilahi bir terbiyenin yansımasıyla insan Yüce Allah’ın indinde değer alır. Ahlak ve hilkat bu açıdan iç içedir. Bireylerin bu ilahi terbiye dediğimiz ahlaki kazanımları tam tamına içselleştirmeyen fertlerden bir İslam toplumunu inşa ve ihya etmek eşyanın tabiatına aykırıdır. Yani yukarıda anlatmaya çalıştığım kıssalardan dersler çıkararak büyüklerimizin heykellerini yapıp onlara ta’zimin haram olduğunu içselleştirmiş miyiz? Ticaret ve kazancımız için söz ve fiillerimizle, hal ve hareketlerimizle karşımızdakine yanlış yapıyor muyuz?

Bu Kur’an kıssaları dediğimiz öğretilerinin Mekke’de sık sık indirilişinin bize bakan yönüyle bir anlamı olmayacak mı? Aile ve akrabalarımızın birliği için, dost ve dava kardeşlerimizin menfaatiyle bizim menfaatimizin çeliştiği yerde kıssalardan ne kadar nasibimizi aldığımızın orada test edildiğini ne kadar düşünebiliyoruz?

Kısaca bu kıssalardan hisse alabilen bir insan Kur’an ile terbiye edilmiş insan demektir. Hayata yansıması açısından böyle bir şahsiyetin olgunlaşan bir kimsede şu sonuçları çıkarmamız mümkündür. Terbiyeli insan ne zaman konuşacağını öğrenmiştir. Ahlaklı insan, konuşanı iyi dinlemeyi öğrenir. Edepli insan, konuşanın sözünü kesmeme hasletini yakalayabilir. Bu manada bir akli selime sahip insan, her konuşanı onaylamaz. Bu bağlamda hikmet sahibi insan yerli yerinde konuşabilen insandır. Bu kıssaları da yerli yerinde bir anlam arayışına gittiğimizde; bunların hem imani hem de ahlaki meziyetleri hayatın değerleri içinde önceleyip işlediğini rahatlıkla görebiliriz. Peki, biz ahlaken saydığımız konularda İslam’ı ahlakımızla temsil edebiliyor muyuz? Teslimiyet sorunumuz olmayabilir. Acaba temsiliyet noktasında sorunumuz yok mu?