Konumuz Hayâ

عن عمران بن حصين ، قال: قال رسول الله صلى الله عليه وسلم؛ الحياء لا يأت إلا بالخير.

İmran b. Husayn (ra) Şöyle rivayet etmiştir. Allah Resulü (sav) şöyle buyurdu: "Hayâ hayırdan başka bir şey getirmez."

Kaynaklarımızda hayâ hakkında genişçe malumat vardır. İrfan geleneğimizde bir Müslümanın fert ve toplum olarak ortak İslami ve insani değerlerimiz arasında haya başta gelir. Genel anlamıyla haya; “utanma, çekinme, ar, edep, iffet ve namus duygusu” demektir. Bir Müslümanın ahlaki olarak, çirkin davranışlardan, kötü sözlerden veya ayıplanacak işlerden sıkılıp kendini koruması, vicdanen rahatsızlık duyup bu fiillerden vazgeçmesi halidir.

Tarihte olduğu gibi Kur’an’da devletlerin ve toplumların yükselişi veya çöküşüyle ilgili birçok bilgi bulunmaktadır. Kur’an kıssalarından elde ettiğimiz bilgiyle toplumsal çöküşünün başında şımarıklık, zulüm ve hayasızlık gelir. İslam aleminin son iki asırda yaşadığı birtakım sorunlar nedeniyle hayata dair varlık ifade edememesinin altında yitirilen bu toplumsal değerlerimizin kaybıdır.

Kur’an ve sünnet bize iki kulluğu emreder. Biri Yüce Allah’a diğeri de kulun dünya ve içindekilerine karşı eda edilmesi gereken kulluk görevi. Peygamberimizin hayatının en uzun olan Mekke hayatında ibadetlerden çok iman ve ahlaki konularını öncelemesini iyi anlamalıyız. Biz Müslümanların günümüzde de önce inanç ve ahlaki konuları öncelememiz gerekir.

İmanlı ve ahlaken toplumsal sorumluluğunun bilincini taşımadan, Mekke’den Medine’ye bir toplumu taşımak mümkün değildir. Bir İslam toplumunun kendi iç alemini itikaden temizlemeden ve içinde bulunduğu toplumun içsel yapısında güven sorununu bitirmeden Medine İslam medeniyetine ulaşması da mümkün değildir.

Ahlak, her toplum için gereklidir. Ama İslam toplumu için ibadetlerdeki rükun ve şartlar gibidir. Onun için İlk İslam devletinin teşekkül safhasının on üç yılında inanç ve ahlak, son on yılında devletleşmesinin siyasal ve sosyal stratejik bir ahlakın iyi anlaşılması gerekir.

İşte, bir Müslümanın siyasal ve sosyal ahlaki meziyetler açısından çokça üzerinde durulması gereken bu hususun farkına varabildiğimiz kadar içinde bulunduğumuz topluma İslam’ı getirebiliriz. İslam ahlakını yaşayamayanın bir başkasına ahlakı aşılaması mümkün müdür? Ahlakın hulukiyet dediğimiz yaratılışla alakası ne ise, hayânın hayat ile olan ilişkisi de odur. Mesela, “Gevşemeyin, üzülmeyin, inanmışsanız, mutlaka siz en üstünsünüz” (Ali İmran/139)

Ayette geçen “A’levne” yani üstünlüğün sağlam bir inancın hayatta ahlaki bir meziyet düzenine evrildiği oranda olur. Bu konuyu bazı bilgin insanlar şöyle tarif ederler; ‘toplum bir insan organizmasına benzer. Bu anlamda devletlerin doğma, büyüme ve ölme safhaları vardır. Bu organizma eğer içsel bir marazı taşıyorsa, o organizmanın dıştan ne kadar güzel elbise giyerse giysin, ayakta kalması mümkün değildir.’ derler. Bu bilginler, Platon, İbn Haldun, Montaigne, Cevdet Paşa, Oswald Spengler, Pitirim A. Sorokin ve Arnold Toynbee.

Ahlak hulkiyetle. hayâ hayatla alakalıdır. Bu bağlamda bir toplumun çöküşü eğer içten içe olmamışsa düşman tarafından işgaline “gasp” denir. Ama bir düşman ki önce almak istediği toplumu içten içe çökertip almışsa buna istila denir. Bugün İslam alemi müstebiden değil, müstevliyen işgal edilmiş. Ümmetin bu müstevlileri kendi içinden temizleyip atabilmesi için, önce kendi itikadi ve ahlaki iç temizliğini başarması gerekir. En dindar aileler dahi çocuklarını fuhşiyattan korumakta zorlanıyorlar. Sokaklar, toplu taşımalar, parklar ve karma eğitimin gençlerimizi düşürdüğü hal nedeniyle hayânın kalması mümkün mü?

Toplumun kalıbını yıkanlar, kalbini yıkanlardan daha fazla yıkıcıdırlar. Çünkü hayâ hayattır.