Ebu Zer-i Gıfari (ra)'dan Resul-i Ekrem (sav) şöyle buyurduğu rivayet edilmiştir: "...Sana takvayı tavsiye ederim… Ve hakkı söylemeni tavsiye ederim. Velevki hak (birilerine) acı da olsa."
Hadisimiz çok uzun. Bir gün Resul-i Ekrem (s.a.v) Ebu Zer (r.a) ile sohbet eder. Ve ona tavsiyelerde bulunur. Önce takvayı tavsiye eder. Sonra birçok tavsiyede bulunduktan sonra, "...Her söylediğin hak olsun, velev ki hak söz(bazılarına) acı olsa da."
Bir şey hak ise niye acı olsun? Bunu açıklamadan önce hadisin bir kaç kelimesini izah edelim.
Hak: Sıdk demektir. O da kişinin kendi nefsi veya başkası aleyhine doğruyu itiraf etmektir.
Acı: Tatlının zıddı demektir. Sözün tatlısı karşı tarafı incitmeyen söz demektir. Fakat sözün "mürr" acı olanı da muhatap kişiyi rahatsız eden söz demektir. İşte hak sözün acılığı, söylendiğinde sahibini tahkir veya nefsine zarar verici olması demektir.
Bu konuyu Maide/8, ve 54, Nisa/135. Ayetler bağlamında anlamamız gerekir. Yoksa sözüm haktır deyip ‘Hey! Alem buysa kral benim’ gibi seviyesiz ve hikmetsiz kişinin, her doğru bildiğini yer ve zaman bakımından hikmetini düşünmeden astarsız konuşmasının kast edildiği sanılmamalı. Eğer bu ayetler muvacehesinde anlaşılmazsa konu farklı boyuta kayabilir.
Ebu Hureyre(r.a)’den nakledilen bir hadis-i şerifte Resul-i Ekrem (s.a.v) şöyle buyurmuştur: “Bir kişinin kalbinde aynı anda iman ile küfür, doğruluk ile yalancılık, hıyanet ile emanet bir arada bulunmaz.” A. B. Hanbel/c/2/349
Hak, Yüce Allah’ın ism-i şeriflerindendir. Denilir ki “el hakkü a’la vela yu’la aleyhi şey’ün” Hak en yücedir. Ondan daha yüce bir şey olamaz. Bugün insanımızın en çok mustarip olduğu en büyük çelişkilerin başında hakkı söyleme hadisesi gelir. Müslümanların dahi hak söz söylemede zorlandıkları bir asrı yaşıyoruz. Hak sözle hak olmayan bir sözün ayırt edilmesi, kişinin ya nefsine ya da yakınının aleyhinde dahi olsa doğruyu söyleyebilmek hak sözdür. Başkasının aleyhinde yapmadığı bir şeyi sırf karşı tarafı kötülememektir. Bugün toplumumuzun kaybettiği değerlerin başında sadakat ve güvenin olması sorundur.
İman ile küfür nasıl ki aynı kalpte birleşemiyorsa, doğru ile yalan aynı kalpte aynı anda bir arada olamaz. Çünkü iman, eman, emin, emniyet ve emanet kelimelerinin kök harfleri birdir. Hak ehlinin güvenilirliğini kaybetmesi demek, insani ve İslami değerlerin tamamının ayaklar altına alınması demektir.
Güvenilirliğini kaybeden bir şahsın diğer tüm İslami ibadet ve muamelatının Allah nezdinde değeri hakkı söylediği nisbetindedir. Sıkıştığında veya nefsine zarar verilmesin diye hak sözü söyleyemeyen bir Müslüman prototipi eliyle, İslam ahkamı hakim olur mu? Yüce Allah bunun için İslam’ın genel manada ağırlığına ‘emanet’ diye isimlendirme yapmıştır. Emniyet olmadan emanet teslim edilir mi? Yüce Allah’tan, hakkın hakimiyet emanetini emin olmayanın eliyle hakim etmesini beklemek yanlıştır.
Öyle ise, tüm İslami camialar, tarikatlar, medreseler ve siyasi partilerin tamamında bu esasa riayet etmeyi başat bir iş olarak kabul edip, toplumun bu yöndeki zafiyeti giderilmeden o fertlerle İslam nizamını topluma hakim etmeyi beklemek yanlış olur kanaatindeyim. Bırakın Müslümanların birbirilerine güvenmelerini, içinde bulundukları toplumun dünyevileşmiş ve inançsız bireylerinin bile Müslümanlara son derece güvenmeleri gerekir. İslam toplumu, bırakın düşmanları da kendi içinde dahi bir güven sorunu yaşamasını din-i mübin-i İslam ile tanımlamak mümkün değildir.
İslami cemaat ve cemiyetler, İslami tarikat ve dernekler, İslami vakıf ve Siyasi partilerin yapısında doğruyu konuşmada bir sorun yaşanırsa, Yüce Allah o insanların eliyle nasıl İslam’ı hakim edecek ki? Bütün toplumun tertemiz insanlardan oluşması mümkün değildir. Ancak toplumun ekseriyeti ve omurgasını oluşturanlar arasında asla güvensizlik olamaz. Çünkü iman edenler, sürekli, iman etmeyenler karşısında silahlarıyla değil, dürüstlükleriyle galebe çalmışlardır. Asr-ı Saadet’in hiç bir savaşında Müslümanlar savaş aletleri ve insan sayısı açısından düşmandan daha çok olmamıştır. Ama Müslümanlar, iman, sadakat, cesaret ve dürüstlükleriyle düşmana galip gelmişler.
Hz. Ömer zamanında (rivayet zayıf da olsa) bir savaşta misvak terk edildiği fark edilinceye kadar kazanılamamıştır. Misvakı terk edenleri muzaffer kılmayan Yüce Allah, söz söylerken sözü doğru konuşamayanları bugünün emperyalistlerine karşı muvaffak eder mi?