Dürüst yaşamakla siyaset yapmak arasında neden bu kadar çok mesafe olmak zorunda? İnsanlığın ekserisinin kirli siyaseti kanıksamış olması endişe verici değil mi? Günümüzde siyaset, dürüstlüğün zorunlu olarak rafa kaldırıldığı alan olarak görülüyor ve doğru siyaset ütopya olarak kabul ediliyor. Artık siyaset, insan ahlakının darbe aldığı en önemli alan olarak tanımlanabilir konumda duruyor.
Felsefi düşüncelerin mahiyeti “doğru-yanlış” görüşüne göre değerlendirilip kabul veya ret ölçeğine göre ölçülürken, siyaset, “kazanma-yenilme” ölçeğine göre değerlendiriliyor. İnancımıza ve doğamıza ters olduğu halde siyasette, “kazanmak için her yolu meşru görme” ahlaksızlık ahlakını, en çok eğitim almış bireyimizden en sıradan avamımıza kadar hepimize kim kabul ettirdi böyle?
Normal insanlar, yalan söyledikleri anlaşıldığında utanç duyarlar. Yalan söylediklerinin yüzüne bakamaz, yüzleri kızarır, başlarını önlerine eğerler. Ama mesela ABD Başkanı aynı gün içinde, hatta aynı açıklama içinde birbirini yalanlayan bir sürü açıklama yapıyor, yalanları uluorta meydana saçılıyor ama yine de en ufak bir utanma belirtisi göstermiyor. Karşısındaki gazeteciler dahil hepimiz yalan söylediğini biliyoruz. Hatta konuştuklarının içindeki yalanların, söyleyeceği doğruların kat kat üstünde olacağının da farkındayız. Yine de bu durum bize işin doğasıymış gibi geliyor. Sizce de bu ahlaksız kabulleniş, insanlığın ahlaki gelişimine en büyük darbe değil mi?
Siyonist işgalciler, neredeyse bir yalan üretim makinesi gibiler. Batılı ve Batı güdümlü siyasetçiler de kendi üretimleri olan ve bilim alanına dönüştürdükleri yalan siyasetin hakkını veriyorlar gerçekten.
“Ama bu durum, zalim, vahşi ve ahlaksız siyasetin doğasıdır, doğal olarak kabul edilmelidir” diyebilirsiniz. Maalesef haklı da olursunuz. Yani tam da dediğiniz gibi, şaşılacak bir şey olmayabilir de! Ama az şaşılacak olan şeyin, artık yakın tarihte güç dengesinin ağır tarafını devralması beklenen Uzak Asya'dan tutun da Afrika'nın en ücra köşelerine kadar tüm siyasetçilerin bu siyaset tarzını taklit mercii olarak kabul etmesi olduğu söylenemez mi? Çok şaşılacak olan şeyin ise, biz dahil hemen hemen tüm insanlığın yalanlarla dolu siyaseti, siyasetin ta kendisi olarak kabul etmiş olduğu çıkarımı olamaz mı? Zihnimizin alt kodlarına bunu işlemelerine nasıl izin verebildik!
Pragmatizm ve Makyavelizm, artık siyasetimizin felsefesi oldular. Buna göre:
- Hedefe götürecek her yol meşrudur.
- Güçlü olan, galip gelen haklıdır. Hakk, galip gelenin yapıp ettiğidir.
- Hedefe varmak için manipüle et. (Özellikle basın yoluyla)
- Sömürmek için kandır, yalan söyle, sözünde durma, aldat!
- Doğru olan süreç değil, sonuçtur. Sonuç faydana olan olduysa süreç doğru olandır. Halk cahildir! Halka rağmen halkı için yalan gerekiyorsa yalan söyle!
Hep dışımızdaki siyasetçileri suçlayıp içerde bundan ders alınmasını beklemeyelim. Bizde de durum çok farklı değil.
Canı, özgürlüğü veya ekmeği tehlikede olmadığı halde, sırf siyasi menfaat kazanmak için, tek ayak üzerinde kırk yalan söyleyen siyasetçileri bizler de kabullenir olduk. Laiklik naraları atan dindarları görüyoruz. Elinden gelse gittiği caminin altına bomba koyup orayı yok edecek kadar camiden nefret eden sekülerlerin, camide en ön safta namaz kılışını izliyoruz. Kimse kendisi olmaya cesaret edemiyor. Biri halkı bir diğeri güç merkezlerini kandırmayı hedef ediniyor. Yalanlar, tutarsızlıklar, sahtekarlıklar, maskeler etrafta uçuşuyor. Bu siyasi iklim içinde kimse kimseye güvenmiyor.
Umuyoruz ki bu siyasi iklim; insanlarımızın karakterine dönüşmez. Temiz inancımızın sıkı takipçisi temiz siyasetçilerimiz kendilerini koruyabilirler. Çünkü kirli siyaset, kendisiyle mücadele edecek siyaseti bile, kendine benzer olma zorunluluğu ile karşı karşıya bırakabiliyor.