عن عائشة رضي الله عنها قالت: سمعت رسول الله صلي الله عليه وسلم يقول بيتي هذا: اللهم من ولي من أمر أمتي شيئا فشق عليهم ، فشقق عليه ، ومن ولي من أمر أمتي شيئا فرفق بهم ، فارفق به
302- Aişe (ra) şöyle demiştir: Allah Rasulü (SAV)'i şu evimde (odasını göstererek) şöyle derken dinledim: "Allah'ım Ümmetimin herhangi bir işini üstlenip de onlara zorluk çıkaran kimseye sen de zorluk çıkar. Ümmetimin herhangi bir işini üstlenip de onlara kolaylık gösteren kimseye sen de kolaylık göster." (Müslim/imaret Riyazussalihin/ sahife 176)
Hadisi anlamaya çalışalım:
Sorumluluk makamında olanlara böyle beddua ile başlamak Resul-i Ekrem (SAV)’in adeti değildir. Çünkü O alemlere rahmet olsun diye gönderilmiştir. O’nun ağzını açar açmaz birileri aleyhinde olumsuz bir durum için “اللهم” Ey Allah’ım! Diye aleyte başlamasını iyi tefekkür etmemiz gerekir. “...Ümmetimin herhangi bir işini alan kişi...” kısmında genel bir ifade zikredildiği için, acaba yöneticilik mi yoksa, sıradan diyebileceğimiz halifeden sonra gelenler mi? Sorusuna cevap arayalım. Hadisten, halifelikten en alt birime kadar tüm sorumluluklara şamil olduğunun anlaşılmasının daha isabetli olduğunu düşünüyorum. Fakat müstakil olan Halife’nin böyle dümen suyunda göstermek hem o makama hem de Kur’an ve Sünnete mutabık düşmüyor. Dolayısıyla iş daha çok halifenin makamından sonra gelen görev sorumluluğu içerdiği kanaatindeyim.
Bizim her konuda olduğu gibi bu konuda da kıstasımız Kur’an ve sünnet olmalı. Kur’an ve sünnette temel hedef insanların hidayet ve kurtuluşudur. Onun için Kur’an Rahman ve Rahim’le başlar. Yüce Allah’ı alemlerin rabbi, kitabı ve Kâbe’yi insanlar için bir hidayet, peygamberi alemlere rahmet olarak insanlara beyan etmek için son kelimesi nasla bitiyor. Sünnete göre de Hz. Muhammed’in (SAV) hayatının tamamı kucaklayıcı, birleştirici ve her insanı hidayete davet eder. Bu bağlamda düşündüğümüzde Kur’an ve sünnet en muannit düşmana karşı bile sürekli hidayet kapısını bir yönüyle açık tutmuştur.
Somutlaştırmak adına birkaç misal verelim. Mesela; Uhud harbinde ashabın bir kısmına okçular tepesini ne pahasına olursa olsun terk etmemelerini tembih etmesine rağmen terk ettiler. Galip iken mağlup oldular. Gerek Kur’an gerekse Resulullah onları tenkit etmemiştir. Savaşın ardından “...onlarla istişare et..” ayeti nazil oldu. Orada indi. Mekke’nin üzerine ordu yürüyeceğini duyan Ashab-ı Bedir’den biri Mekkelilere haber vermek ister. Sahabe efendilerimiz onu ta’n ettiklerinde Efendimiz; ‘Bedir ashabıdır bırakın onu’ demiştir. Ali İmran/159. Ayetteki bu yumuşaklık övülmüştür.
Hz. Vahşi ve Hz. İkrime için, ‘nerede görseniz vurun onları. Velev ki Kâbe’nin örtüsüne bürünseler de’ demesine rağmen tövbe ettiklerinde onları affeder. Hz. Ali (RA) kendisini vurana içtiği sütten ‘şu ahmağa da götürüp içirin o şimdi açtır eğer iyileşirsem onu affedeceğim’ demiştir. Müşrik olan Ebu Kuhafe’yi huzura getiren oğlu Ebu Bekir’e, Efendimiz ‘bu ihtiyarı getireceğine söyleseydin biz ona giderdik.’ der. Böyle yüzlerce örnek vardır.
Bir aile reisi. Bir aşiret büyüğü, İslami camialarda görev ve sorumluluk alanlarımız, kendi sorumluluk alanında bu yukarıda bahsi geçen olaylarda kendimizi teraziye koyalım! Hepimiz bu anlamda nefsimizi sorguya çekerek biz olsaydık ne yapardık?
İnsanın tüyleri diken diken oluyor! Hadisi okuduğumda içim daraldı. Çünkü Resulullah’ın bedduasına uğramak bir mümin için büyük bir tehlike. Alemlere rahmet olarak gönderilen bir peygamber “Allah’ım zorluk çıkarana sen de ona zorluk çıkar” buyurmuştur. Rabbim istikametten bizi ayırmasın! Amin.