İddianamelere hangi gözle bakmalı?
'Neticede müddeinin (savcı) kanaatidir, kesin hüküm değildir' diyebilirsiniz.
Ama kanaatler de yazıya geçirilirken hukuka göre kanunlar çerçevesinde hazırlanmalı, öyle değil mi?
Ya da halkın ekserisi gibi biz de öyle biliyorduk.
Ne zaman ki 'Deniz feneri savcıları' ile 'Ergenekon ve Balyoz savcıları' konuşulmaya başlandı, bazılarının kafası karıştı.
Sonra detaylar çıktı ortaya.
Bazı Yargıtay üyelerinin ses kayıtları, eski bir Adalet bakanı bağlantısı…
Bir hakimin nöbetçi olduğunda darbeci-Ergenekoncuları serbest bıraktığı iddia edildi.
HSYK`nın yapısı değişince bu konularda ismi çıkmış olan kimi hakim ve savcıların görev yerleri değiştirildi.
Sonra Sincan Hakimi Osman Kaçmaz`ı hatırladık.
YARSAV`ı ve diğer ideolojik kurumları düşündük.
Şu kanaate vardık. (Allah`a şükür ki, kanaatimiz kimsenin hukuksuz yere ceza almasına sebep olmuyor)
Herkes hukuka bulunduğu yerden bakıyor.
Evrensel değerler içi boş ve işe yaramaz bir tabirmiş.
Herkes işin ucu ancak kendisine dokunduğunda sesini çıkarıyor.
Bunu haberlerde kullanılan dilde, köşe yazılarında görmek mümkün.
Bakın size bir örnek.
Can Ataklı, oda tv iddianamesini okuduğunda çok utanmış.
Bakın neler söylüyor:
'Evet çok utandım. Çünkü onlar hapiste. Hiçbir hukuk onların hakkını savunmak için kullanılamıyor. Onlar hayatlarından koparılmış durumda, ne olacağını bilemedikleri kaderlerini bekliyorlar.
Ahmet Şık, Nedim Şener, Soner Yalçın ve Odatv hakkında hazırlanan ve mahkemece kabul edilen iddianameden söz ediyorum.
İddianameyi okudukça şaşırıyorum, öfkeleniyorum, üzülüyorum, içim içimi yiyor, işin içinden çıkamıyorum.
Çoğu argo deyimle 'geyik' sayılabilecek 'telefon kayıtları'ndan yola çıkılarak 'işte' deniyor, 'hükümeti yasa ve hukuk dışı yöntemlerle, yani darbe yaparak devirmek için plan yapıyor, talimatlar veriyor, uygulamaya sokuyorlar.'
İddianamede geçen konuşmaları, hangi görüşten olursa olsun hemen her gazeteci günde birkaç kez yapıyor. Nereden biliyorum, çünkü biz böyle konuşuruz.'
Dedim ya ancak işin ucu kendilerine dokununca farkına varıyorlar.
Utanılacak bir metin olduğunu söylüyor iddianamenin.
Biz ne iddianameler gördük de Ataklı`nın haberi bile yok.
Komedinin, trajedinin örnekleri olabilecek ifadeler…
Şimdi Malatya DGM`sinin, (pardon levhayı Ağır Ceza diye değiştirmişlerdi değil mi) Adıyamanlı müslüman aktivistlere verdiği cezanın gerekçesini isim ve yeri gizleyerek Erdoğan`a okursak isyan etmeyecek mi?
Yıllar önce Ziya Gökalp`e ait bir şiiri okudu diye yargılanmış ve ceza almıştı.
Hem kendisi hem de yakın çevresi isyan etmişti bu cezaya.
Şöyleydi şiirin sözleri:
Minareler süngü kubbeler miğfer
Camiler kışlamız müminler asker
Şiir, Cumhuriyete fikir babalığı yapanlardan birine ait.
'Okuyan ceza alıyormuş' diyebilirsiniz, ama öyle değil.
Ceza, okuyanın kimliğine göre veriliyor.
Devir 28 Şubatçıların devriydi ve Tayyip Erdoğan`ı hapse attırdılar.
Sonra başbakan oldu ve aynı şiiri meclis kürsüsünden okudu.
Aslında bu şiir okuma değil bir tür meydan okumaydı.
Şimdi gelelim Malatya meselesine.
Mustazaf Der Genel başkanı Hüseyin Yılmaz`ın muhteşem benzetmesiyle, Malatya İstiklal Mahkemesine ve verdiği kararlara.
Konjoktür değişti, biliyorsunuz.
Kutlu Doğum etkinlikleri resmi bir hüviyet kazandı, çünkü Diyanet kanalıyla yapılıyor.
İsrail protestosu bizzat başbakan tarafından yapılıyor.
Yardım faaliyetleri birçok dernek tarafından organize ediliyor.
Ama ne oluyor görüyorsunuz.
Toplumsal ıslahı amaç edinen dernekler bu faaliyetleri yaptıklarında takibata uğruyorlar.
Savcılar bu faaliyetleri suç kapsamına alıyor.
Malatya Ağır Ceza Hakimler ceza veriyor.
Sorun yapanların kimliğinde.
Bir de ayırım yapmama anlamında adaleti gözü bağlı diye resmediyorlar.
Hem de utanmadan!
Adalet kisvesine bürünenler, dosyalara göre değil karanlık odakların GBT`lerine göre karar veriyor.
Kara gözlükler takıyorlar, ardındakilerini görmeyelim diye.
Ama boş!
'Hazır gözetleyiciler' her yaptığınızı kayd ediyorlar.
Emirlerin, kanaatlerin konuşulmadığı bir mahkemede herkes hesap verecek.
Biz buna inanıyoruz