Gazze’de soykırım gerçekleştirirken, Lübnan’da büyük katliamlar yaparken israil ve Amerika, İran’ı hedef aldı.
Gerek Körfez ve çevresini askeri üslerle dolduran Amerika gerekse de “Nil’den Fırat’a kadar büyük israil” hayalleri kuran Siyonistler için İran büyük bir engel olarak görünüyordu.
Saldırılar başlarken hedeflerini açıkça dile getirmekten de çekinmediler.
Ya rejim değişikliği ya da askeri ve istihbarat gücünü büyük oranda kaybetmiş, enerji kaynaklarının kontrolünü Amerika’ya kaptırmış, tehdit olmaktan çıkmış bir İran…
Hatta Venezuela örneğinden dolayı büyük bir kibre kapılan Amerikan yönetimi, İran petrolü üzerinden de hesaplar yaptığını açıklamaktan geri durmadı.
Liderlere, siyasetçilere, güvenlik bürokrasisinin tepesine yönelik suikastlarla beraber ilk hedef aldıkları yerlerden biri de küçük çocukların bulunduğu bir okuldu.
Bu bırakın savaş ahlakına, hiçbir kural ve ilkeye dayanmayan, faili küçülten, muhatabı güçlendiren bir eylemdi.
Radara yakalanmayan uçaklara, devasa uçak gemilerine, binlerce kilometre menzile sahip füzelere ve akıllı bombalara, nükleer silahlara sahip bir koalisyondan söz ediyoruz.
Normalde olması gereken yani asimetrik savaş kurallarına göre “bu türden ilkesiz eylemleri” saldırıya uğrayan ülkenin yapması gerekirdi öyle değil mi?
Öyle ya “Asimetrik savaş”, taraflar arasında güç dengesizliği olduğunda zayıf tarafın düzensiz alana geçmesi ve silah ve sayıca güçlü olan ordulara karşı kullandığı bir stratejidir. Bunun için de gerilla mücadelesi, vur-kaç gibi yöntemlerle zayıf taraf, güçlü rakibi yıpratmaya çalışır.
Ama Amerika ve israil tarafı bir kız okulunu vurarak psikolojik baskı yapmaya, silahsız olarak tatbikattan dönen bir gemiyi vurarak güç gösterisinde bulunmayı seçti.
İran ise tam da söylediklerini yaptı şimdiye kadar.
Amerikan üslerini ve işgal altındaki topraklarda bulunan Siyonist güçleri vuracağını söyledi ve bunu yaptı.
Amerika ve israil, İran’ın petrol rafinerilerini vurunca, İran da Amerika’nın Körfezdeki petrol şirketlerini ve Hayfa’daki rafineriyi vurdu.
Ve savaş 20 günü devirdiğinde hem Amerika hem de israil İran yönetimini ve halkını hafife aldıklarını, muhalefetten fazla umutlandıklarını fark ettiler.
Saldırgan güçler okulları ve hastaneleri bombalarken, İran ise askeri hedeflere odaklandı.
İşgalci Siyonistler, sığınaklarda sinir krizleri geçirirken, İran halkı sokakta kararlılık mesajı verdi.
Saldırgan güçler, nükleer tesisleri hedef aldığında İran Arad şehri ve Dimona’yı vurdu.
İşte bu çok kritik bir sürecin başlangıcıydı.
Özellikle Arad şehri işgal rejimi açısından çok önemliydi.
Arad, sonradan kurulmuş bir şehirdi ve oraya yerleştirilenlerin tümü nükleer tesislerde çalışan uzmanlardan oluşuyordu. Yani aslında şehirde sivil bina yoktur. Tümü nükleer silah üreten uzmanların lojmanlarıdır..
Şimdiye kadar İran’ın attığı ve hedefini bulan hiçbir füze için görüntü alınmasına müsaade etmeyen israil, bir anda medyayı Arad’a aldı ve “İran sivilleri vuruyor” açıklamaları yapmaya başladı.
Arad, israilin gizli nükleer programının en önemli parçasıdır.
İran’ın Arad’ı vurması, nükleer santralin bulunduğu Dimona’nın birkaç kilometre yakınına füze isabet ettirmesi “İstersem daha fazlasını da yapabilirim” mesajıdır ve savaşın en kritik kavşaklarından biridir.
Şimdi dünyanın birçok yerinde dillendirilen kaygıların başında israilin nükleer kullanmaya teşebbüs etmesi zikrediliyor. Bu da sapkın pedofili çetesinin “asimetrik savaş” şartlarını zorlaması anlamına geliyor ki, bundan sonrası kırmızıçizgilerin olmayacağı anlamına geliyor.
Bu arada nükleerin ne kadar yayıldığı ya da her nükleerin Hiroşima örneğinde olduğu gibi kesin bir zafer getiremeyebileceği, dünyanın çok farklı silahlarla tanışabileceği hesaba katılmalıdır.