İşgalci emperyalist ittifakın İran’a yönelik saldırısı bir ayı geride bırakırken hedeflerde revizyona gittiği dikkati çekiyor.
Saldırıda ilk gerekçe İran’ın nükleer silaha erişmesini engellemekti.
Aslında 12 gün savaşında zaten İran’ın nükleer kabiliyetinin bitirildiği söylenmiş ve saldırgan taraf saldırıyı durdurmuştu.
İran tarafı ise verdiği büyük kayıplara rağmen misillemeleri devam ettirmemiş, son anlarda kullandığı füzelerle aslında daha büyük zararlar verebileceğini göstermişti.
Kimileri bunun İran’ın “stratejik sabır” adını verdiği ve istediği zaman kontrollü olarak sonlandırabileceği bir tutum olduğunu söylemişti.
Ama 28 Şubat’ta başlayan saldırı dalgası ve yine lider kadrosunun hedef alınması İran’ın uyguladığı stratejinin sorgulanmasını beraberinde getirdi.
Amerika, İran’ın verdiği karşılıktan dolayı duyduğu dehşeti gizlemeye çalıştı; ama Amerika’nın körfezdeki müttefikleri yalnız başlarına kaldıklarını fark ettiler ve dehşeti daha derinden hissettiler.
Soykırımcı Siyonist çete belki de savaşta yaşanacaklar konusunda en hazırlıklı olandı.
İran’ın füze gücünün farkındaydı; ama Amerika ile beraber olunca kısa süre içerisinde Avrupa’nın da savaşa müdahil olmasını umuyor ve İran’ın tümüyle etkisizleştirilmesinin çok zaman almayacağını umuyordu.
Fırsattan istifade Lübnan’a büyük bir saldırı dalgası başlattı ve açıkça Lübnan’ın bir kısmının işgal edileceğini söyledi.
israile göre İran, verdiği kayıplardan dolayı tüm bölgeye bir saldırı dalgası başlatacak ve böylece başka aktörler de İran’a karşı alana inmek durumunda kalacaktı. Nitekim İran içindeki kimi güçler gerçekten de böyle adımlar attılar; ama İran siyaseti işe el attı ve daha aklı selim adımlar atarak, bölgeye yönelik bir saldırı hedeflerinin olmadığını söyleyerek ateşin büyümesini engelledi. Bunda Türkiye’nin olumlu siyasetinin etkisi de vardı elbette.
İran, Amerikan üslerini, Amerika ile beraber çalışan şirketleri, Amerikan askerlerinin sığındığı otelleri vurdu, devasa askeri yatırımları nispeten basit askeri araçlarla etkisiz hale getirdi.
Lübnan’daki Hizbullah hareketi, uzun süredir uyguladığı “devlet gibi davranma” stratejisinden vazgeçti ve 90’lardaki gerilla formatına geçti. Bu da daha az hedef olma; ama daha fazla ve etkili saldırılar gerçekleştirme imkanlarına kavuşmalarına neden oldu.
Lübnan’dan sonra önce Suriye ardından da Irak’ta operasyonlar gerçekleştirmeyi planlayan israil, Lübnan’da kelimenin tam anlamıyla şoka girdi.
Şu anda açıklamak için acele etmiyorlar; ama hedeflerde revizyona gittiklerine dair fiili bir tabloyla karşılaşma ihtimali çok uzak gibi görünmüyor.
Eğer Hizbullah savunma savaşından vazgeçip taarruza kalkışırsa savaşın rengi tümüyle değişir; ama düşmanı tümüyle Lübnan içinde karşılama stratejisine devam ederse, Siyonist ordu kara gücünü kullanmaktan vazgeçer, hava saldırılarını yoğunlaştırarak “daha fazla zarar verme” stratejisine başvurur.
Amerika’nın revizyonu ise “yalancı bir zafer” açıklamasıyla işin içinden sıyrılmaya doğru gidiyor.
Trump’ın “Hürmüz’de zafer kazandım” mesajları vermesi de savaşın bitirilmesi için psikolojik zemin oluşturma çabası olarak okunabilir.
Peki ya rejim değişikliği…
Amerika tarafı yaptığı son açıklamalarda İranlı yöneticilerin çoğunu öldürdüklerini ve aslında “rejimin değiştiğini” iddia etmeye başladılar.
İşin aslı “bu savaş yıkım ve katliamdan başka bir şey getirmedi ve hiçbir şeyi değiştirmedi” demek de çok doğru değil.
Körfez ülkeleri ve özellikle BAE’nin yaşadığı şokların etkisi “etkilediği alanların tümünde” hissedilecektir.
Acaba diyorum onlar da siyasetlerinde bir revizyona gitmeyi düşünürler mi?