28 Şubat tarihi Türkiye içerisinde inançlı insanlar için travmatik bir anlam taşır.

Laikçi zorbaların “bin yıl sürecek” dediği, zulmün ete kemiğe büründüğü bir sürecin başlangıç tarihiydi.

Sürecin dayatmaları karşısında dik duranlar olduğu gibi yamulanlar, değerlerini kariyer hesaplarına feda edenler, düşenler ve dönüşenler de oldu.

Sürecin yürütülmesinde ön planda olanların küçük bir kısmı yargılandı ve cezalar aldı; ama “post modern darbe”nin birçok ayağına hiç dokunulmadı.

Yaklaşık 30 yıl geçti üzerinden; ama halen o döneme özlem duyanların fırsat bulduğunda dişlerini gösterdiği dönemler de yaşıyoruz ve bu da büyük ihtimalle “darbe ile tam olarak” yüzleşilmediği için yaşanıyor.

Bu günlerde ise küresel bir 28 Şubat kriziyle karşı karşıyayız.

28 Şubat 2026 tarihinde Amerika ve israil, İran’a yönelik büyük bir saldırı başlattı.

İlk başlarda meselenin İran’ın nükleer kapasitesini ortadan kaldırmak olduğu söyleniyordu; ama kısa süre içerisinde asıl amacın İran’ı askeri açıdan işlevsizleştirmek ve ondan sonra da “rejim değişikliği” yoluyla israile tehlike olmaktan çıkarmak olduğu açık bir şekilde dile getirilmeye başlandı.

12 gün savaşında olduğu gibi İran’ın üst düzey isimleri hedef alındı. Hatta ülkenin “bir numarası” doğrudan hedef alınarak ailesinden çok sayıda kişi ile beraber hayatını kaybetti.

Bu arada bir ilkokula gerçekleştirilen füze saldırısında 168 kız çocuğunun hayatını kaybetmesi de “ilk saldırı dalgası” içinde olduğu için kritik öneme sahiptir.

Bölgeye ve dünyaya Amerikan perspektifinden bakanlar, okulun Devrim Muhafızları karargahına yakın olduğunu öne sürüp “bir yanlışlık” olduğunu anlatmaya çalışırken çok kıvrandılar; ama arada 500 metre mesafe olduğu ortaya çıkınca sadece seslerini kesip meselenin unutulmasını istediler.

Oysa okul saldırısı bilinçli bir hedefti.

israil bu tip saldırıları 2 yıl boyunca Gazze’de gerçekleştirmiş ve sivil halka “kimsenin güvende olmadığı” mesajını vermeye çalışmıştı.

Amerika’nın da tam olarak yapmaya çalıştığı buydu.

İran’da ekonomik kriz gerekçesiyle büyük kitlesel gösteriler olmuş, bu olaylarda hem göstericilerin arasına sızan ajan provokatörlerin gerçekleştirdiği suikastlarda hem de güvenlik görevlilerinin müdahalelerinde çok sayıda kişi hayatını kaybetmişti.

Amerika açısından bu “elde bir” anlamında önemli bir potansiyel güçtü.

PKK ve aynı şekilde sol çizgide bir siyaset takip eden birkaç silahlı grubun harekete geçirilmesi ihtimali de vardı ve bu da “elde 2” anlamına gelebilirdi.

Azerileri etnik kimlik üzerinden alana sürmek pek mümkün olmasa da Belucistan bölgesini harekete geçirmek mümkündü.

Bunları düşünen Amerika ilk anda Venezuela’da gelen kolay zaferin de gazıyla “dört günde” işi bitireceğini ilan etti.

Ama İran bu tip şoklara hazırlıklıydı ve hemen karşı saldırılar başlattı.

Amerikan üsleri, bölgedeki donanması, haberleşme ve gözetleme tesisleri, kullandığı limanlar ağır bir bombardıman altında kaldı. Çoğu boşaltılmıştı belki; ama hem alınan hasar hem de prestij açısından büyük bir yara aldı Amerika.

Savaşın 1 hafta sürebileceğini söylediler ilki, ardından bunu 4 haftaya, sonra da 70 güne kadar çıkardılar.

Aslında bununla “savaşı uzatabiliriz” mesajı vermek istediler; ama herkes alacağı mesajı aldı.

israil savaşı sürdürmek ve İran’ı her açıdan çökertmek için saldırılara devam etmek istiyor; ama Amerika aynı fikirde değil.

“Bir zafer kazandım ve çekiliyorum” diyerek çekilmek istiyor ve diplomatik girişimleri dikkatle takip ediyor; ama İran beklentilerin aksine ateşkese yanaşmıyor.

Petrol fiyatları dünyanın ekonomik dengelerini bozacak şekilde yükseliyor ve birçok ülke açıkça bunun sorumlusunun Amerika ve israil koalisyonu olduğunu söylüyor.

Trump’ın Amerika’sı, süper güç imajının zarar görmesine mi yansın, iç dengelerindeki sarsılmaların nereye varacağını mı düşünsün?

O yüzden 28 Şubat’ı Amerika açısından takip etmek daha doğru ve bu yeni travmatik sürecin ne kadar süreceği belli değil.