Geçmişte yaşanmış zulümleri okuduğumuzda ya da dinlediğimizde, bizi hayretler içinde bırakan pek çok hadise vardır. “Bu nasıl yaşanmış?” dediğimiz, o devrin insanlarının buna nasıl razı geldiğine, nasıl sessiz kaldığına anlam veremediğimiz zulümlerdir bunlar.

Sanki günümüzde olsa insanlık ayağa kalkar, yer yerinden oynar ve böyle bir vahşete asla müsaade edilmez sanırız. Ancak ne yazık ki zaman, bazen ilerlemek yerine en karanlık ve barbar çağlarına geri dönebiliyormuş; bunu acı bir tecrübeyle öğrendik.

Malumunuz, Mart 2026’nın son günlerinde, sözüm ona çağdaş ve modern dünyanın gözü önünde, malum parlamento salonundan yükselen eller; keyifle, iştahla ve adeta zevkle onaylanan o karar, sadece iğrenç bir yasayı değil; insanlığın, insafın, vicdanın ve adaletin tükenmişliğini de ilan etti.

Nasıl yaratıklar ki bunlar; öldürmek, onların yaşam damarlarına kan taşıyor gibi...

Kan içici birer vampir misali, insan görünümlü ama insanlıktan zerre nasip alamamış insansı mahluklar. Bu mahluklardan anlayış, izan ve insaf beklemek elbette en büyük gaflettir. Zira yaptıkları, yapacaklarının teminatıdır!

Asıl mesele burada kendimize ve toplumumuza dönüp sormaktır: Bu urgan, ya en sevdiklerimizin boynunda olsaydı?

Eşimiz, kardeşimiz, evladımız ya da babamız o ilmiğin ucunda olsaydı; sahi, ne hissederdik? Elbette dünya başımıza yıkılır, aldığımız nefes ciğerimize zehir olurdu. Evet, bu zulme razı değiliz; gördükçe ve duydukça kahroluyoruz. Ama ne yazık ki acının asıl sahipleri gibi bir duruş sergileyemiyoruz.

Eşinin yolunu gözlerken korkuyla sarsılan bir kadının ıstırabını,

Babasına kavuşmak için gün sayarken onu tamamen kaybetme korkusuyla yüzleşen bir yavrunun çaresizliğini,

Ciğeri lime lime edilmiş bir annenin feryadını,

Kalbi yerinden fırlayacakmış gibi atan bir kardeşin acısını...

Bizler, bu yangını hakkıyla anlayamıyoruz.

Ve maalesef gelecek nesiller bu zulümleri anlatırken, tüm bunlara şahitlik edip de susan insanların “insanlığını” sorgulayacaklar. Çünkü kabul edilen bu yasa, sadece mazlumların boynuna geçirilmiş bir ilmik değil; bizzat yaşadığımız çağın ölüm fermanı hükmündedir.

“Bana dokunmayan yılan bin yaşasın” kafasında olanlar bilmelidir ki; önü alınmazsa o yılan, yarın bir ejderhaya dönüşerek tüm insanlığı yutmaya azmetmiştir. Hangi fikre veya görüşe sahip olursa olsun, her insan bunu düşünmek ve gündemine almak zorundadır.

Fakat en çok da Müslümanlar bu dertle dertlenmek, bu zulmü gündem etmek ve çare aramakla mükelleftir. Müslüman kardeşinin derdiyle dertlenmeyen, ona derman olmayan kendi imanını sorgulamalıdır. Nitekim Hz. Peygamber (Sallallâhu Aleyhi ve Sellem) şöyle buyuruyor:

“Hiçbiriniz, kendisi için istediğini kardeşi için de istemedikçe (gerçek manada) iman etmiş olmaz.” (Buhârî, Îmân, 7)

Bu mesele sıradan bir olay değil, bir davadır. Hak ile batılın amansız mücadelesidir. Müslüman erkekler, kadınlar ve gençler; bu dava uğruna ne gerekiyorsa yapmak için seferber olmak zorundadır.

Bu dava, sadece bir adalet arayışı değil; imanın bizzat kendisidir. Unutmayalım ki, kardeşinin boynundaki urganı hissetmeyen bir yürek, nebevi müjdeye nail olamaz. Eğer bugün bu zulmü durdurmak için seferber olmazsak, yarın sadece o mazlumların değil, topyekûn insanlığın ve izzetimizin boynuna ilmik atılacaktır. Bu urganı hepimizin boynuna geçirilmiş bilelim; ya bu zulmü birlikte durduracağız ya da bu vebalin altında hep birlikte kalacağız.

Hülâsa bu urgan hepimizin boynundadır!