Kuralların güç sahipleri tarafından belirlendiği bir dünyada hukuktan da ahlaktan da söz edilmesi abestir.
Her türlü insani ve ahlaki değere savaş açmış olan Siyonist işgal rejimi, sırtını dayadığı güç odaklarından dolayı, ahlaksızca gerçekleri tersyüz etme hakkını kendinde bulabiliyor.
Soykırımcılığı “uluslarası hukuk” tarafından tescillenmiş olan Netanyahu, katiller sürüsünden oluşan ordusu için “dünyanın en ahlaklı ordusu” diyebiliyor.
Uluslararası Ceza Mahkemesi'nde Netanyahu için soykırım suçundan tutuklama kararı çıkaran Başsavcı Kerim Han bu karardan bir süre sonra bir komplo ile karşı karşıya kalıyor ve görevinden alınıyor.
Uluslararası hukuk, Siyonist rejimi işgalci olarak kabul ediyor; ama birçok Avrupa ülkesinde “Özgür Filistin” sloganı atmak “Antisemitizm suçlamasını” beraberinde getiriyor.
Batı Şeria’da her gün infazlar, toprak gaspları, hak ihlalleri yaşanıyor, uluslararası hukuk bu yapılanların suç olduğunu ilan ediyor; ama küresel güç odaklarının etkisiyle eleştiriler “kınama” seviyesine bile çıkamıyor. Uluslararası kurumlarda görevli kimi cesur insanlar seslerini yükselttikleri, suçları ve suçluları kayıt altına alıp raporlaştırdıkları için ağır baskılara maruz kalıyorlar.
Amerika yıllarca insanları hiçbir suçlamaya muhatap kılmadan, hiçbir suç kategorisine koymadan gizli hapishanelerde oluşturduğu işkence merkezlerinde sorguluyor, buna dair çok sayıda kanıt, belge ve tanık çıkıyor ortaya; ama kimse sesini çıkaramıyor.
Venezuela’yı önce ambargolarla baskı altına alıyorlar, ardından askeri yolla cumhurbaşkanlarını alıkoyuyor, aşağılayarak, teşhir ederek hapsediyorlar. Sonra sarı kafalı çıkıp “Venezuela petrolünden 10 milyar dolar kar elde ettik” diyor ve yaptıkları soygunla övünüyor. Uluslararası hukuktan ses yok!
İşgal ettikleri yerlerde yaptıkları katliamlar ve soygunlar soruşturulmasın diye özel kanunlar çıkarıp askerlerini ve gırtlaklarına kadar pisliğe bulaşmış istihbarat teşkilatlarını dokunulmazlık zırhı ile korumaya alıyorlar.
Ama tüm bunlara rağmen utanmadan dünya kamuoyuna “uluslararası hukuk” diyerek açıklamalarda bulunuyor ve başkalarını suçlama yoluna gidiyorlar.
ABD Dışişleri Bakanı Marco Rubio, İran'ın Hürmüz Boğazı'ndan geçen deniz trafiğini kontrol etme ve gemilerden geçiş ücreti alma hakkı talep ettiğini savunarak, bunun “uluslararası hukukta herhangi bir dayanağının bulunmadığını” söylüyor.
O zaman sormazlar mı?
Venezuela işgalinin, Grönland ve Kanada ile ilgili taleplerin uluslararası hukukta yeri var mı?
Sonradan sahte ve uydurulmuş olduğu ortaya çıkan belgeleri gerekçe göstererek Irak’ın işgal edilmesi ve katledilen 1 milyondan fazla insanın uğradığı zulmün, ülkenin el konulan yeraltı kaynaklarının, atanan sömürge valisi eliyle derinleştirilen kaosun “uluslararası hukuk” göz önünde bulundurularak bir karşılığı olmayacak mı?
Hürmüz Boğazı, Amerikan-israil ittifakının saldırısı öncesi açıktı ve kimse gemilerden bir ücret talep etmiyordu. İran’a yönelik saldırılar ve bu saldırıların körfezdeki üslerden yapılması, Körfez ülkelerinin bu konuda Amerika’yı engellemek için bir güce sahip olmadığı hatta bu konuda bir taleplerinin de olmadığı göz önünde bulundurulduğunda misillemeye muhatap olmasının anlaşılmayacak bir tarafı yok!
Hedeflerin örtüşmediği, güvenin diplerde dolaştığı bir ortamda bölgenin bir ateşkese ve sonrasında bir barışa ulaşması şimdilik mümkün görünmezken, Hürmüz Boğazı üzerinden farklı denge hesaplarının oluşmasının da anlaşılmayacak bir tarafı yok!
Hatta bir ara “Güvenliği sağladığım için boğaz geçişlerinden ücret alacağım” diyen bir Trump vardı ve bu sözleri söylerken aklının hiçbir yerinde “uluslararası hukuk bu konuda ne diyor?” endişesi yoktu.
İşin aslı uluslararası hukuk denilen şeyin Gazze örneğinde olduğu gibi soykırımı önleyemediği, suçlulara yaptırım gücünün olmadığı net olarak ortaya çıkmıştı. İran’a yönelik saldırının da hukuki bir dayanağı yoktu. israilin nükleerini sorgulayamayanların hiç kimsenin nükleerini sorgulama haklarının olmadığını artık herkesin anlaması gerekir.
Gerçekten hukukun inşası isteniyorsa önce adil bir zeminin oluşması gerekir ve bu konuda kirli siciliyle Batıdan bir şey beklemenin anlamı yoktur. Gücün değil adaletin hakim olduğu bir dünyada soykırımcılar da işgalciler de hak ettikleri karşılığı bulacaklardır. Bunun için bedel ödemeyi göze almış cesur yöneticilere ihtiyaç vardır.