Bir gemi düşünün...
Dalgalarla mücadele ediyor, rüzgâra direniyor, fırtınalara göğüs geriyor.
Fakat onu batıran şey dışarıdaki dalgalar değil, içine sızan sudur.
Toplumlar da böyledir.
Bir milleti dışarıdan gelen tehlikelerden önce içeriden büyüyen çürüme yıkar.
Bugün sokaklara baktığımızda, sadece bir asayiş sorunu görmüyoruz. Gazete manşetlerinde birkaç münferit olay okumuyoruz. Aslında çok daha büyük bir gerçekle yüz yüzeyiz.
Bir medeniyet yorgunluğu yaşıyoruz.
İnsanlar aynı apartmanda oturuyor ama birbirini tanımıyor.
Aynı sofrada yemek yiyor ama birbirini anlamıyor.
Aynı evde yaşıyor ama birbirine yabancılaşıyor.
Kalabalıklar artıyor, fakat yalnızlık büyüyor.
İmkânlar çoğalıyor, fakat huzur azalıyor.
Eğlence çoğalıyor, fakat mutluluk kayboluyor.
Tam da bu yüzden bugün yaşadığımız kriz; ekonomi krizi, eğitim krizi veya güvenlik krizi değildir yalnızca...
Bu, anlam krizi ve aidiyet krizidir.
Bir genç neden uyuşturucunun pençesine düşer?
Sadece maddeye ulaşabildiği için mi?
Hayır...
Çoğu zaman kendisini değerli hissetmediği için.
Bir genç neden suça yönelir?
Sadece kötü arkadaşlar yüzünden mi?
Hayır...
Çoğu zaman hayatında kendisine yol gösterecek bir el bulamadığı için.
Bir aile neden dağılır?
Sadece geçim sıkıntısı yüzünden mi?
Hayır...
Çoğu zaman sevginin, sabrın ve fedakârlığın yerini bencilliğin alması yüzünden.
Sorunun merkezinde insan var.
O hâlde çözümün merkezinde de insan olmak zorundadır.
Bugün binlerce gencin bir mentora, bir yol göstericiye, bir ağabeye, bir ablaya ihtiyacı var.
Bir öğretmenin bir öğrenciyi hayata kazandırması...
Bir esnafın bir gence meslek öğretmesi...
Bir mühendisin bir üniversiteliye yol göstermesi...
Bir annenin başka bir anneye destek olması...
Belki de yıllardır aradığımız toplumsal dönüşüm tam burada başlayacaktır.
Çünkü toplumlar kanunlarla ayakta kalır; fakat değerlerle yükselir.
Kanunlar suçluyu cezalandırabilir.
Fakat merhameti öğretemez.
Kanunlar düzen kurabilir.
Fakat vicdan inşa edemez.
Kanunlar korku oluşturabilir.
Fakat karakter yetiştiremez.
Bugün ihtiyacımız olan şey tam da budur:
Karakter inşası...
Umut inşası...
Nesil inşası...
Herkes çözümü ya da sorunu başkasında arıyor.
Devlette...
Belediyede...
Okulda...
Medyada...
Toplumda...
Oysa büyük değişimler önce insanın kendi yüreğinde başlar.
Sen değiştirsen dünya değişir.
Bir baba evladına daha fazla vakit ayırdığında...
Bir anne çocuğunun ruhunu beslediğinde...
Bir öğretmen öğrencisine sadece ders değil, hayat öğrettiğinde...
Bir siyasetçi makam değil, nesil derdi taşıdığında...
İşte o zaman toplum yeniden nefes almaya başlar.
Bugün ülkemizin en büyük ihtiyacı yeni yollar, yeni binalar veya yeni sloganlar değildir.
Ülkemizin en büyük ihtiyacı yeniden birbirine güvenen insanlar, birbirine omuz veren aileler ve geleceğe umutla bakan gençlerdir.
Çünkü bir milletin gerçek serveti yer altındaki madenleri değil, yetiştirdiği insanlardır.
Ve unutmayalım...
Bir toplumun çöküşü bir günde olmaz.
Ama yeniden dirilişi de bir gün başlar.
Belki bugün...
Belki tam şimdi...
Belki de sorumluluğu başkasına yüklemeyi bırakıp "Ben ne yapabilirim?" diye sorduğumuz anda...
Yeniden dirilmek ve diriltmek için, küllerimizden doğmamız gerekir.
Biz kendimizi düzeltip toparlamadan toplumu düzeltip toparlamamız mümkün değildir.
Dolayısıyla önce gönüllerimizin Fatihi, sonra alemlerin Fatihi olacağız biiznillah!
Değişim ve dönüşüm önce kişiden başlar.
Biz değişebilirsek, dünya değişir, biz düzelebilirsek dünya düzelir.
Öyleyse insanlığın kurtuluşu için, önce bizlerin kendimizi nefis ve şeytanın pençesinden kurtarıp, Rabbin dergâhında özgür kılmamız gerekir.
Biz azad olmadan, köleleşmiş nefisleri kulluğa davet edemeyiz.
Rabbim nefislerimizi ve nesillerimizi
şeytan ve dostlarının oyun ve desiselerinden muhafaza eylesin inşallah!
Selam ve dua ile...