"Emrolunduğun gibi dosdoğru ol!" (Hud: 112)

Öyle bir ayet düşünün ki...

Kâinatın Efendisi'ni (sav) derinden sarsıyor…

Öyle bir hitap ki, doğruluğun zirvesi, eminliğin timsali, ahlâkın en güzel temsilcisi olan Allah Resûlü'nün mübarek saçlarını ağartıyor…

Çünkü bu emir, sadece bir davranış tavsiyesi değildir.

Bu emir; ömrü istikamet üzere yaşamanın, hakikatten milim sapmamanın, ne pahasına olursa olsun Allah'ın çizdiği dosdoğru yoldan ayrılmamanın emridir.

Sahabe, Resûlullah'a (sav):

"Ey Allah'ın Resûlü! Sizi ihtiyarlatan nedir?" diye sorduğunda aldığı cevap, bütün çağlara verilmiş bir ikaz gibiydi:

"Beni Hûd Sûresi ihtiyarlattı."

Çünkü dosdoğru olmak kolay değildir...

Doğruluk; alkışlandığında değil, yalnız bırakıldığında da hakikatin yanında durabilmektir.

Doğruluk; menfaatlerin cazibesine kapılmadan emanete sadık kalabilmektir.

Doğruluk; herkesin sustuğu yerde hakkı söyleyebilmektir.

İşte bunun içindir ki Rabbimiz buyuruyor:

"Şüphesiz 'Rabbimiz Allah'tır' deyip sonra dosdoğru olanların üzerine melekler iner..." (Fussilet: 30)

Asr-ı Saadet'te Efendimizin saçlarını ağartan, gözlerini yaşartan, mübarek gönlünü ilahî sorumluluğun ağırlığıyla dolduran bu ayet, bugün de aynı hakikati haykırıyor.

Fakat ne acıdır ki doğruluktan, dürüstlükten, adaletten ve vicdandan nasibini alamayanlar, Kur'an'ın nurunu karanlık zihinleriyle perdeleyebileceklerini zannediyorlar.

Oysa rahatsız oldukları Kur'an değildir…

Rahatsız oldukları, Kur'an'ın kendi vicdanlarına tuttuğu aynadır.

Çünkü Kur'an konuşunca yalan susar.

Hakikat ayağa kalkınca bâtılın maskesi düşer.

İşte bu yüzden Ali Şeriati'nin o çarpıcı sözü bugün de yankılanıyor:

"Sizi rahatsız etmeye geldik."

Evet…

Biz uykuya yatırılmış vicdanları rahatsız etmeye geldik.

Unutulmuş hakikatleri yeniden hatırlatmaya geldik.

İnsanları kişilere değil, Allah'a kul olmaya davet etmeye geldik.

Çünkü biz, Hz. Âdem'den beri devam eden hak ile bâtıl mücadelesinin bugünkü şahitleriyiz.

Şeytan değişmedi…

Yöntemleri değişti.

Hakikati susturmak isteyenler değişmedi…

Sadece isimleri değişti.

Nûh'a "yalancı" dediler…

İbrahim'i ateşe attılar…

Musa'nın karşısına Firavun'u diktiler…

Muhammed Mustafa'yı (sav) yurdundan çıkarmaya kalktılar…

Fakat bir şeyi hesap edemediler…

Hakikatin sahibi Allah'tı.

Ve Allah'ın nuru hiçbir zaman sönmedi.

Resûlullah (sav) buyuruyor:

"Doğruluktan ayrılmayın. Çünkü doğruluk insanı iyiliğe, iyilik de cennete götürür…"

İşte bunun için Hz. Ebû Bekir, "Sıddîk" oldu.

Çünkü o, hakikati menfaat terazisinde tartmadı.

Miraç hadisesi inkâr edilirken bir an bile tereddüt etmeden:

"Bunu söyleyen Muhammed ise doğrudur." dedi.

İşte dava budur…

Hakikati şartlara göre eğip bükmemektir.

İstikameti alkışlara göre değiştirmemektir.

Rüzgârın yönüne göre değil, vahyin rehberliğine göre yürümektir.

Onun için diyoruz ki…

Boşuna uğraşmayın!

Allah'ın vaadi haktır.

"Onlar Allah'ın nurunu ağızlarıyla söndürmek istiyorlar. Oysa Allah, kâfirler hoşlanmasa da nurunu tamamlayacaktır." (Saf: 8)

Güneşi balçıkla sıvayamazsınız.

Kur'an'ın nurunu söndüremezsiniz.

Hakikatin yürüyüşünü durduramazsınız.

Çünkü bu dava insanların kurduğu bir dava değildir.

Bu dava Allah'ın davasıdır.

Bizler ise sadece o kutlu davanın aciz neferleriyiz.

Rabbimiz bize zaferi değil, sadakati emretti.

Neticeyi değil, istikameti emretti.

Şöhreti değil, ihlası emretti.

Öyleyse son nefesimize kadar aynı duayı tekrar edelim:

"Rabbimiz! Bizi doğruluktan ayırma, istikametten saptırma, hakikatin şahitleri olarak yaşat ve Müslümanlar olarak canımızı al."

Çünkü biliyoruz ki…

Bir ümmeti ayakta tutan serveti değil, doğruluğudur.

Bir davayı zafere ulaştıran kalabalık oluşu değil, sadakatidir.

Ve bir mümini Allah katında yücelten; makamı değil, "Emrolunduğun gibi dosdoğru ol!" emrine gösterdiği teslimiyettir.

Ey Rabbimiz bizleri de sadıklardan eyle!

Sadıklarla beraber eyle!

Ve bizleri “Peygamberler, sıddıklar, şehitler ve salihlerle beraber haşr eyle!” (Nisa: 69)

Âmin ya Rabbel Alemin.