Kuzey Atlantik Savunma Paktı (NATO); bünyesinde ABD, Kanada, İngiltere, Fransa, Almanya, Belçika, İtalya ve Türkiye dahil olmak üzere, ekonomik ve askeri alanda dünyanın en güçlü ülkelerinden 32’sini barındırmaktadır. Bu üye ülkelerin tamamı Hristiyan çoğunluğa sahipken, ittifakın tek Müslüman üyesi Türkiye'dir.

Türkiye, kuruluşundan üç yıl sonra, 1952 yılında bu pakta üye olmuştur. İttifaka dahil olduktan sonra Türkiye'nin birçok ilinde NATO üsleri kurulmuş, uçaklar ve askerler konuşlandırılmıştır. Üst düzey askeri ve istihbari noktalarda NATO personeli görev yapmaya başlamış; askerin eğitimi, donanımı, zihni açıdan yetiştirilmesi ve dost-düşman algısı tamamen NATO standartlarına göre belirlenmiştir.

Bu durum salt askeri alanla da sınırlı kalmamıştır. Eğitim sistemi, ekonomik kararlar, tarım politikaları, dış politika, siyasi partilerin gidişatı ve hatta ülkeyi kimlerin yöneteceği ile hükümet programlarına kadar alınan her kararın NATO standartlarına uygun olması beklenmiştir. Bu standartlara aykırı bir durum yaşandığında ise NATO müdahale etmekten çekinmemiştir:

  • 27 Mayıs 1960 Darbesi: Askeri darbeyi yapan cuntanın ilk icraatı, "Batı ile ilişkilerin geliştirilmesini kararlılıkla sürdüreceklerini ve NATO’ya sadık kalacaklarını" ilan etmek olmuştur.
  • 1964 Kıbrıs Krizi: Türkiye’nin garantörlük hakları çerçevesinde Kıbrıs’a yapmayı planladığı askeri müdahaleyi, NATO’nun tehdit içeren "Johnson Mektubu" engellemiştir.
  • 1974 Kıbrıs Barış Harekâtı: Türkiye'nin adaya müdahale etmesi üzerine ABD, müttefiklik ruhuna tamamen aykırı bir şekilde Türkiye’ye askeri ambargo uygulamıştır.
  • 12 Eylül 1980 Darbesi: Bu askeri darbeyi, NATO’nun "bizim çocuklar" (our boys) olarak nitelendirdiği kadrolar gerçekleştirmiştir.
  • 28 Şubat Süreci: Müslümanlara yönelik Postmodern darbe, yine NATO tezgâhından geçmiş kadrolar eliyle yapılmıştır.
  • 15 Temmuz Darbe Girişimi: Bu hain girişim, doğrudan NATO ve onun içerideki uzantıları tarafından ortaklaşa tezgâhlanmıştır.

Türkiye’ye parasını ödemek istediği Patriot savunma sistemlerini satmayan, yine parasını peşin ödediği F-35 savaş uçaklarını teslim etmeyen ve normalde düşman ülkelere uygulanan CAATSA yaptırımlarını Türkiye’ye dayatan yapı NATO ve onun patronu Trump’tır.

Türkiye, dışarıdan gelen hiçbir somut tehditte NATO’yu yanında bulamamıştır; çünkü tehdidin asıl kaynağı NATO'nun kendisidir.

Ülke tarihindeki birçok karanlık planın ve suikastın altından NATO’nun kirli yapılanması olan ‘Gladyo’ çıkmaktadır. Türkiye, NATO ve politikalarından uzaklaştıkça selamete ve huzura erecektir.

İşte bu NATO’nun bu yılki Liderler Zirvesi, 7-8 Temmuz 2026 tarihlerinde Ankara’da gerçekleştirilecektir. Bu büyük buluşma öncesinde, Ankara ve ülke genelinde yaşanabilecek olası protesto ve eylemlerin sözde önüne geçmek amacıyla mütedeyyin ve farklı kesimlere yönelik operasyonlar ile gözaltların yapılması, şafak vakti evlere zor kullanılarak girilmesi kamuoyu vicdanını ve zihinlerdeki hukuk algısını derin bir şekilde yaralamıştır.

Ankara’da yıllardır ihmal edilen yolların ve çevre düzenlemelerinin alelacele yapılması, eski ve yıkık yerlerin brandalar ile levhalarla gizlenmeye çalışılması ise insanımızın zihninde haklı olarak şu soruyu canlandırmıştır: "Ankara’nın yollarının düzelmesi için birkaç yılda bir NATO toplantısı mı yapılması gerekiyor?"

NATO ve ABD’nin İslam coğrafyasına yönelik saldırgan tavrı ortadayken; Gazze, Lübnan ve İran’daki katliamlarda siyonist rejimin doğrudan suç ortağı olan Trump’ın Ankara’da adeta "ağalar gibi" ağırlanacak olması, Müslüman kamuoyunu derinden incitmektedir.

Bu saatten sonra Türkiye için kendi göbeğini kendisinin kesme aşamasına gelinmiştir, hatta bu karar gecikmiştir. Şu ana kadar ne Türkiye’ye, ne Müslümanlara ne de insanlığa hiçbir faydası dokunmayan, sadece kendi emperyal çıkarlarını gözeten NATO’nun yerine; bölgesel iş birliğini, ümmetin ittihadını ve mazlumların maslahatını gözetecek bağımsız bir ordu ve güçlü bir birlikteliğini oluşturulması için acil adımlar atılmalıdır.