İnsan, olayların tam merkezindeyken bazen objektif davranamaz; başına nelerin geldiğini sağlıklı tahlil etmekte ve anlamlandırmakta zorlanır. Ancak fırtına dindikten sonradır ki, içinde bulunduğu ruh halini ve toplumun gerçek durumunu kavrar.
Türkiye olarak 15 Temmuz askeri darbe kalkışmasını yaşadık. Çok şükür büyük bedeller ödenmesine rağmen bu meş’um girişim amacına ulaşamadı. O dönemde ülkede bir "paralel gizli yapı" olduğu biliniyordu; bu yapının bir ahtapot misali her tarafa sirayet ettiği, kilit noktalara kendi adamlarını yerleştirdiği ve devletin bütün kademelerine nüfuz ettiği tepeden tırnağa herkesin malumuydu. Ne var ki, bunun ismi bir türlü konulamıyordu.
Kimi korkudan, kimi elindeki imkânların gitmesinden, kimi de rahatının bozulmasından çekiniyordu. Bu yapının önemli bir kısmını deşifre edenler ise topluma seslendiklerinde "deli" veya "meczup" damgası yemekten endişe ediyordu.
Ancak 15 Temmuz’u takip eden günlerde bu yapının ne kadar güçlü olduğu; halkın ana damarlarını geçtik, en kılcal damarlarına kadar nasıl sızdığı tüm çıplaklığıyla görüldü. Ordudan emniyete, istihbarattan medyaya, eğitimden sivil toplum kuruluşlarına, siyasetten ekonomiye kadar her alanın işgal edildiği anlaşıldı. Kendilerinden olmayanları tehdit ve şantajlarla nasıl diskalifiye ettikleri, hatta onları kendilerine nasıl hizmetkâr hale getirdikleri ortaya çıktı.
Rakamlar bu dehşetin en somut belgesidir: 15 Temmuz’dan sonra TSK’dan 150 general ve 10 bin 528’i subay olmak üzere toplam 24 bin 256 personel FETÖ iltisakı nedeniyle ihraç edildi. TSK’daki toplam general sayısının 327, subay sayısının ise yaklaşık 40 bin olduğu göz önüne alınırsa; ihraç edilenlerin başlı başına bir ordu teşkil ettiği görülecektir. Bu durum sadece TSK’da değil; emniyet, yargı, medya, siyaset, bürokrasi ve akademik kadrolarda da benzer şekilde yaşandı.
Şayet birisi 15 Temmuz’dan önce çıkıp, "TSK içinde yüzlerce FETÖ’cü general var ve bunlar kendi halkına tanklarla, uçaklarla füze atacak" deseydi; şüphesiz onu "paranoyak" ilan ederlerdi. Fakat gerçek, tahmin edilenlerden çok daha büyük ve karanlık çıktı. Üstelik bunlar sadece tespit edilebilen rakamlar; edilemeyenler ise hâlâ bir muamma...
Türkiye’deki bu "sızma" modelinin daha ileri ve küresel versiyonu, dünya genelindeki Siyonist yapılanmadır. Epstein dosyalarıyla gündeme gelen kirli ilişkiler ağı, bu devasa sistemin sadece küçük bir parçasıdır. Epstein vakasının gerçek boyutu ve kimleri kapsadığı henüz tam olarak ortaya çıkarılabilmiş değil. Kim bilir dünya üzerinde daha kaç tane "Epstein adası" ve benzeri kirli ağlar mevcuttur. Bu ağa hangi başkanlar, sanatçılar, krallar, zenginler takılmış...
ABD Başkanı Kennedy’nin suikasta uğraması, İkiz Kuleler eylemi, Afganistan ve Irak’ın işgali, ABD seçimlerindeki şaibeler, dünya genelinde "antisemitizm" zırhı altında Siyonizmin korunup kollanması, sosyal medya platformlarındaki sansürler ve birçok Batılı liderin bu yapıya hizmet eder hale gelmesi...
Tüm bunlar, küresel bir Siyonist ağın varlığını ispatlamaktadır. BM’de onca katliama rağmen israil rejimi aleyhinde caydırıcı bir karar alınamaması ve doların küresel geçerliliği, bu tahakkümün birer parçasıdır.
15 Temmuz nasıl FETÖ’yü deşifre ederek tarihin karanlığına gönderdiyse Aksa Tufanı ile başlayan, İran ve ABD-siynosit israil arasında cereyan eden savaş da bu küresel kirli ağı deşifre etmek için tarihi bir girizgâh olmuştur.
Bugün dünya, üzerine gitmeye korktuğu bu Siyonist şebekenin gerçek yüzü deşifre olacak ve nasıl bir dünyada yaşadığımızı daha iyi anlayacağız. İşte bu kadar kadın ve çocuğun katledilmesi, hiçbir ahlaki ilke ve kanunun tanınmaması bu korku ve endişedendir.