İnsanlık tarihi, ilk insan ve ilk peygamber Hz. Âdem’in oğlu Kabil’in, kardeşi Habil’i öldürmesiyle yeryüzündeki ilk cinayet ve çatışmaya sahne olmuştur. Bu ilk "kıtal" (öldürme/savaş), zamanla daha geniş ölçekli bir hal almış ve teknolojinin gelişmesine paralel olarak savaş aletleri de evirilmiştir.

Savaşın insan fıtratına ağır gelmesi sebebiyle vahiyle cihad yüceltilmiş, teşvik edilmiş ve Müslümanlara farz kılınmıştır. Bu uğurda can verenler "şehid", yaralananlar ise "gazi" unvanıyla taltif edilmiştir. Kur’an-ı Kerim’de cihadın önemini anlatan onlarca ayet mevcuttur:

"Hoşunuza gitmese de savaş size farz kılındı. Sizin için şer görünen bir şeyde hayır; hayır görünen bir şeyde ise şer olabilir..." (Bakara, 216)

"Onlara karşı gücünüzün yettiği kadar kuvvet ve besili atlar hazırlayın. Bununla Allah’ın düşmanını, kendi düşmanınızı ve bunların dışında sizin bilmeyip Allah’ın bildiği diğer düşmanları korkutup caydırasınız..." (Enfal, 60)

Bütün peygamberler gibi Hz. Muhammed (s.a.v.) de müminleri cihada teşvik etmiş; bizzat kendisi kılıcı ve zırhını kuşanarak meydanlarda bir mücahid ve bir komutan olarak yer almıştır.

Efendimiz şöyle buyurur:

"Ellerinizle, dillerinizle ve mallarınızla cihad edin."

"Biliniz ki cennet, kılıçların gölgesi altındadır."

"Ben Nebiyyü’l-Melhame’yim (Savaş Peygamberiyim)."

Hicretin ikinci yılında savaşa izin verilmesinden vefatına kadar geçen 9 yıllık sürede, Peygamber Aleyhisselam bizzat 27 gazveye katılmış ve 60’tan fazla seriyyeyi (askerî birlik) görevlendirmiştir.

Tarih boyunca Müslümanlar cihad ettikleri müddetçe aziz olmuş, cihadı terk ettiklerinde ise zillete düşmüşlerdir. Bu durumu Hz. Peygamber (s.a.v.) bir hadisinde adeta günümüzü tarif ederek şöyle buyurmuştur:

"Yakında milletler, yemek yiyenlerin birbirlerini sofraya davet ettikleri gibi size karşı savaşmak için birbirlerini davet edecekler. O gün sayınız çok olacak fakat selin önündeki çerçöp gibi zayıf kalacaksınız. Allah düşmanlarınızın kalbinden sizden korkma hissini çekip alacak; sizin kalbinize ise vehn (dünya sevgisi ve ölüm korkusu) atacak." (Ebû Davud, 4297)

Bugün iki milyarlık nüfusa, 52 devlete ve devasa askerî güce sahip olan İslam ümmetinin düşman nazarında yeterli caydırıcılığa sahip olmamasının temel sebebi, kalplere yerleşen bu dünya sevgisidir.

Kudüs fatihi Selahaddin-i Eyyubi’nin cihad aşkını tarihçi İbn Şeddad şöyle anlatır:

" Cihad aşkı, cihad muhabbeti onun damarlarında çağlıyordu ve kalbini, kafasını kaplamıştı. Konuşmalarının konusu daima buydu. Her an onun için hazırlıklar yapıyordu. Onun için gerekli olan malzemeler, silahlar, ihtiyaçlar tespit edilip temin ediliyordu. O, işe yarayacak insanları araştırıyor; cihadı hatırlatan, ona teşvik eden kimselere yöneliyordu."

Günümüzde Müslümanların yeniden uyanışı ve Kudüs’ün özgürlüğü, ancak cihadın yeniden gündem olmasıyla mümkündür. Gazze, Lübnan ve İran’daki direniş hatları; şehadet bilincinin safları nasıl birleştirdiğini ve düşmanın kalbine nasıl korku saldığını göstermektedir.

Siyonist rejim ve destekçileri, tüm teknolojik ve askerî üstünlüklerine rağmen iki buçuk yıldır Gazze’ye diz çöktürememiştir.

Aynı şekilde İran, rehberini, üst düzey yönetici ve komutanlarını kaybetmesine, sanayi ve petrol tesisleri, altyapısı hedef alınmasına rağmen cihad ve şehadet aşkı sayesinde direniyor teslim olmamıştır.

Bugün sormak gerekir: İran bu süreçten önce mi daha güçlüydü, yoksa şimdi mi? Hem dost hem düşman kabul etmektedir ki; direniş ekseni bugün daha güçlü ve azizdir. Saflarını sıklaştırmış, ABD’ye sahada ve masada kendi şartlarını dayatmaya başlamıştır.

ABD ve Siyonist rejim dünya genelinde caydırıcılığını kaybetmiş, dünya hakimiyeti sona ermiştir.

Allah’ım, kalplerimize cihad ve şehadet aşkını yeniden nakşet. Bizleri cihad ile aziz kıl ve düşmanlarımızı kahreyle…