İnsanlık tarihi büyük kırılmalar ve dönüşümler tarihidir. Sanayi Devrimi üretim biçimlerini değiştirdi, internet bilgiye ulaşma şeklimizi kökten değiştirdi. Şimdi ise yeni bir çağın eşiğinde, daha doğrusu içinde, yapay zekâ çağındayız. Tarihte nasıl ki İlkçağ, Orta Çağ, Yeni Çağ gibi tanımlamalar varsa aynen öyle bir dönemi yaşıyoruz. İnsanlık tarihinin en ilginç ve en muhteşem çağında yaşıyoruz. Gelecek nesiller tarih kitaplarında yaşadığımız dönemi ayrı bir çağ olarak okuyacaklardır. İlkçağ, Orta Çağ, Yeni Çağ gibi kavramların yanına “Yapay Zekâ Çağı” eklenecek ve insanlığın kaderini değiştiren en önemli dönüm noktalarından biri olarak anılacaktır.

Gerçekten de insanlık tarihinin en ilginç ve en sıra dışı dönemlerinden birini yaşıyoruz. Çünkü ilk kez insanın, yalnızca fiziksel gücünü değil, zihinsel faaliyetlerinin önemli bir bölümünü de makinelere devrettiği bir dönemden bahsediyoruz.

Artık sadece hesap yapan cihazlar değil, öğrenebilen, analiz edebilen, metin yazabilen, resim çizebilen ve karar süreçlerine katkı sunabilen, içerik üretebilen sistemler hayatımızın merkezine yerleşti. Yapay zekânın etkisini artık her yerde görebiliyoruz.

Bu gelişmeler kuşkusuz bize büyük fırsatlar sunuyor. İnsanların saatler süren çalışmalarını dakikalar içinde tamamlayan sistemler verimliliği artırıyor, bilgiye erişimi kolaylaştırıyor ve birçok alanda yeni imkânların kapısını aralıyor. Ancak teknolojinin sunduğu bu avantajların yanında üzerinde düşünmemiz gereken çok daha önemli bir mesele var. O da şu: Teknoloji ilerlerken insanlık da aynı ölçüde gelişiyor mu?

Yapay zekâ bilgi üretebilir, veri analiz edebilir ve karmaşık problemleri çözebilir. Toplama, çıkarma, bölme, çarpma yapabilir. Fakat vicdan sahibi değildir. Merhamet gösteremez, adalet duygusuna sahip değildir, ahlak nedir bilmez ve ahlaki sorumluluk taşımaz. Çünkü bunlar insana özgü, insan olmanın özünde olan değerlerdir. Bir makine doğru ile yanlışı hesaplayabilir, ancak iyiyi ve kötüyü hissedemez. Acıyı anlayamaz, mazlumun feryadını duyamaz. Bir annenin gözyaşını veya bir çocuğun korkusunu hissedemez. Yetim kavramının özünü hissedemez.

İşte tam da bu nedenle geleceğin en önemli sorunu, teknolojiye ne kadar sahip olduğumuz değil, insanlığımızı ne kadar koruyabildiğimiz olacaktır. Bugün Gazze’de yaşanan insanlık dramını, Srebrenitsa’da yaşanan katliamı ve dünyada yaşanan zulümleri bilen, hatırlayan, hisseden kaç kişi var? Bugünkü zulümlerin baş mimarlarından Trump’un Türkiye’de misafir edilmesinden rahatsız olan kaç kişi kaldı?

Bugün çocuklarımız ekranlarla büyüyor, insanlar dijital dünyada daha fazla zaman geçiriyor. Bilgi çoğalırken bilgelik aynı hızla artmıyor maalesef. İletişim araçları gelişirken insanlar arasındaki samimiyet ve doğal iletişim zayıfladı. Yapay zekâ sayesinde daha hızlı düşünüyor olabiliriz, ancak tefekkür ve tedebbür olarak tanımladığımız daha derin düşünebilme ve akledebilme konusunda aynı şeyi söylemek zor.

Bu noktada eğitim sistemlerine, ailelere ve toplumun tüm kurumlarına önemli görevler düşüyor. Geleceğin insanı, sadece teknoloji kullanabilen bireyler olarak değil, ahlaklı, sorumluluk sahibi, vicdanlı ve empati kurabilen kişiler olarak yetiştirilmelidir. Yoksa “Yeni Doğan Çetesi” gibi çeteler ileride hayatımızın her alanına yapay zekâ ürünü çeteler yerleşir. Onlar da teknolojiyi kullanabiliyorlardı, birçok bilgiye rahat ulaşabiliyorlardı. Bilgiliydiler ama ahlak yoktu, sorumluluk sahibi değillerdi, vicdanlı değillerdi, empati kurabilen kişiler değillerdi. Güçlü toplumların yalnızca teknolojiyle değil, değerlerle ayakta kalacağını göz ardı ettik, ediyoruz.

Yapay zekâ çağında asıl mesele makinelerin ne kadar akıllı olduğu değildir. Asıl mesele, insanların ne kadar insan kalabildiğidir. Eğer vicdanı, merhameti ve ahlakı koruyabilirsek teknoloji insanlığın hizmetkârı olur. Aksi halde insan, kendi ürettiği teknolojinin esiri olacaktır. Ve göstergeler bizim esir olduğumuzu gösteriyor.

Kısacası bu çağda insan kalabilmek en büyük mücadelemiz olacaktır. Herkese başarılar!