Doksanlı yılların ortasında sohbet için gittiğimiz Almanya’nın bir şehrinde cemaatten birisi sohbet öncesi “Hocam, bu Davut kimin nesi, bütün kötülüğün başı oymuş, bizi Allah yolundan alıkoyan hatta bizi kendisine taptırmak isteyen her yerde karşımıza çıkan bu Davut nerede ve nasıl biri, gelen giden hocalar hep bu Davut’tan bahsediyor?” Ben de bir şey anlamadım bu Davut’tan, beni oraya götüren arkadaşın gözüne baktım ne diyor bu arkadaş diye. Baktım bıyık altından gülüyor, bana doğru eğildi ve kısık bir sesle; “Tâğut demek istiyor arkadaş, Tağut’u Davut zannediyor” dedi. Gülüştük, izah ettik. Bazı kelimeleri ve kavramları çokça kullana kullana eskittiğimizi, yalama yaptırdığımızı ve dolayısıyla etkisiz hale getirdiğimizi düşünüyorum. Bunlardan biri de “dünyevileşme” olsa gerek. İtiraz etmiyoruz, problemlerimizin başında dünyevileşme geliyor, bu konuda bizi uyaran ayetlerimiz ve Nebevi öğütlerimiz var, ne diyebiliriz. Çakılıp kaldığımız dünya muhabbeti başımızın en büyük belası. Demek istiyorum ki “dünyevileşme” ile anlatılmak istenen bela gerçekten belaların başında gelmekte. Fakat bu kavram çok kullanıldığından mı, yanlış yerde kullanıldığından mı veya içini tam dolduramadığımız için mi nedense etkisini kaybetmiş gibi görünüyor. Biraz da dünyevileşmenin sınırlarını tam olarak çizemediğimizden de olabilir. Dünyaya muhabbet duymanın dozajı nedir, nerede duracağız. Ölçüyü kaçırdığımızdan dolayı nasıl bir bedel ödüyoruz? Aslında içinden çıkılamayacak bir mesele değil ama bazen çıkamıyoruz. Diyoruz ki mesele dünyalık şeylere sahip olmakla onlara muhabbet duymak birbirinden ayırt edildiğinde büyük oranda çözülmüş demektir. Ama her şeye rağmen bu kelimenin eskidiği ve yalama yaptığı düşüncesindeyim. Selam ve dua ile.